Kaz Dağları direnişi: Bu toprak su meselesi değil, yaşam savunusu…

  • 09:04 6 Ağustos 2020
  • Güncel
Melike Aydın
 
ÇANAKKALE - Kaz Dağları’ndaki doğa katliamına karşı hala direnişi sürdüren yaşam savunucuları, bu mücadelenin bir yıllık değil, 10 yıldır süren bir mücadele olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Doğanın yok oluşu sınır tanımayan bir şey ve gezegenin her yerinde oluyorsa her yerindeki doğayı savunmamız gerekir. Yaşam savunusu bu. Toprak su meselesi değil sadece. Zamanla hepimiz öğreneceğiz…”
 
Kaz Dağları’nda siyanürle altın madeni arama faaliyeti yürütmek isteyen Kanadalı firma Alamos Gold ve yerli ortağı Doğu Biga Madencilik’in doğa katliamına karşı ekolojistler ve bölge halkının 2019 Temmuz ayında başlattığı “Su ve Vicdan Nöbeti” bir yılı geride bırakırken, direniş de doğanın karşı karşıya olduğu tehlike de sürüyor. Kaz Dağları Dayanışması üyelerinden Melis Tantan ve Ferzan Aktaş ile mücadelenin bir yılına ve yol haritalarına dair sohbet ettik. Sohbetimizde öncelikle Ferzan sorularımızı yanıtladı.
 
* Kaz Dağları için mücadele ne zaman başladı?
 
Nöbet eylemi Çanakkale Belediyesi ve koordinasyon komitesinin çağrısıyla başladı. Ama 10 yıllık bir süreç. Hatta bu şirket ilk 2010’da önce küçük bir alanın ruhsatını alıyor, ardından kapasite artışı ile yıllarca yerleşmeye çalışıyor. Bölgede verilen hukuki mücadele sürece yayılıyor ve kaybediliyor. Artık hukuki bir mücadele verilemeyince de 26 Temmuz’da “Kaz Dağları hepimizin” çağrısıyla nöbet başlıyor. Kaz Dağları’nda üst toprağın ağaçtan sıyrılmış o görüntüsü kamuoyunu sarstı. Orada korkunç bir durum yaşanıyordu ve o yaşamı savunmak için çağrı yapıldı. Buraya merak edip bir günlüğüne gelenler bile manzarayı gördükten sonra gidemediler buradan. Bu esnada maden de çalışmaya devam ediyordu. İki aylık bir sürede çok hızlı bir şekilde o hale getirdiler. Her gün protesto yapıldı ve dolayısıyla devam edemediler.
 
* Nöbeti devam ettirme nedeniniz nedir?
 
13 Ekim de 10 yıllık işletme ruhsatlarının yenileme tarihleriydi. Nöbet sayesinde yenilenmedi, hala yenilenmemiş halde. Hatta 9 aylık ruhsatsız ve hemen yarın başlayabilecek şekilde araçları park halinde. Nöbete devam etmemiz de bu nedenle. Fazıl Say konserinden sonra -18 Ağustos’tu sanırım- çadırlı nöbeti bitirme kararı alındı. Biz ise nöbeti bitirmeme kararı aldık.
 
* Alamos Gold Şirketi örneğinden ele alacak olursak maden şirketlerinin toprakları ele geçirme stratejileri nasıl işliyor?
 
Çeşitli aşamaları var. Öncelikle farklı bir maden -kuarts gibi mesela- için bir ruhsat alıyor. Hangi köyde aldılarsa o köyde ÇED toplantısı yapılıyor. Çünkü yapmak zorundalar. Oysa o köyün yanındaki ve diğer yanındaki köy de etkileniyor. Hele Kirazlı’nın büyük bir etki alanı var. Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı Atikhisar Barajı ve bu maden, suyun toplandığı havzanın üzerinde. Orada yaşanabilecek bir siyanür sızıntısı ağır metallerin sızması bütün şehrin zehirlenmesi, arka taraftaki tarım alanlarının yok olması bütün canlılığı yok etmesi demek. Havaya da karışıp Ezine’ye kadar gidebiliyor. Üniversitedeki hocalarımız söylüyor.
 
Burs veriyorlar halktan öğrencilere. Zaten köyler göç nedeniyle yaşlı nüfuslu. “İşe alacağız” deyip çalıştırıyorlar ancak bir sene sonra çıkarıyorlar. Çünkü daha profesyonel ekiplerin çalışması gerekir, köylü sadece inşaat alanında çalışıyor. Yani bir senelik iş için kendi köyünün, birçok yaban hayatını, koca bir ekosistemi mahvetmek üzerine kurulu bir sistem.
 
* Binlerce insanı Kaz Dağları’na getiren motivasyon neydi? Bu sadece Kaz Dağlarındaki talanla açıklanabilir mi?
 
Her yerde bir kıyamet kopuyor. Karadeniz’de, Hasankeyf’te… Aynı anda birçok yerde talan söz konusu. Bunları da demek için… Herkesin farklı sebepleri vardı. Kaz Dağları çok önemli bir yer. Sadece Türkiye’nin değil Avrupa’nın da ciğerleri denecek bir yer.
 
* Türkiye’nin Suriye topraklarına savaşa açmasının hemen ardından Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyon Kurulu, süren nöbete dair Valiliğin ve Orman Bölge Müdürlüğünün belediyeye gönderdiği yazı doğrultusunda nöbet koşulları, yangın riski gibi gerekçelerle nöbeti şehir merkezine taşıdı. Mücadele bu tarihten sonra sönümlendi mi, öyle mi algılandı?
 
Hayır, hiçbir zaman sönümlenmedi. Uzun erimli bir mücadele olduğu için insanlar zaman zaman gelip gidiyor. Bu şehrin bir geleneği olarak belediye önde olduğu için insanlar daha güven duyuyor. Bu nedenle çok insan geldi. Popülerlik de başka bir durum. Tabi ki çok insan birbirinden de gördü. Ama her gün bir yerde talan var. İnsanlar sürekli Kaz Dağları’na bakamıyor. Yerel halk da her zaman destek verdi. Türkiye’nin birçok yerinden de hala Kaz Dağları’na destek veriliyor.
 
* Kaz Dağlarının 10 yıllık bir mücadele geçmişinden bahsettiniz. Bu süreçte burada yaşayan köylüler mücadeleden nasıl etkilendi?
 
Bütün köylerde yaşayan insanlar her şeyi biliyor. Zamanında kovdukları insanlara şimdi “tamam” da diyebiliyorlar. Çünkü artık yorulmuşlar, korkuyorlar ve ekonomik sıkıntı çok büyük. Tarımdan geçinemiyorlar. Çok bereketli toprakları olmasına rağmen her şeyi yetiştirebilirsiniz, suyu bol, toprağı bereketli ama tarım politikaları nedeniyle para kazanamıyorlar. O süreçte bütün sorunları dayanışma ile hallettik. Birbirimizle de farklı insanlarla da orada buluştuk. Haklıyız ve gerçekten de öyle bir yerde ki oradan gidilirse şirketeler her şeyi yapabilecek durumda.
 
* Siz çadırlı nöbete devam ettiniz. Kış ayları geçti ve pandemi herkesi olumsuz etkiledi. Sizi nasıl etkiledi?
 
Pandemi herkesi sarstı. Herkes Kaz Dağları’na bakamıyor. Pandemiyi yaşamamızın sebebi doğaya verdiğimiz tahribat, ekosistemleri bozmak. Gezegende her şey birbirine bağlı. Biz de aslında bir ekosistemiz. Eğer o yapıtaşlarından birini çekseniz diğerleri de bozulmaya başlıyor. Yaban hayatına verdiğimiz saldırı bize mutasyona uğramış virüsler olarak geri dönüyor. Bilim insanları daha beterlerini yaşayacağımızı söylüyor, böyle devam edersek. İklim krizi belki Covid’den çok daha fazla şeylere yol açtı ve açmaya da devam ediyor. Henüz ne kadar büyük bir sorun olduğunu farkında değiliz. Yaşamın böyle devam edeceğini sanıyoruz.
 
* Bilim insanlarının iddialarına rağmen şirketler iklim krizinin dahi olmadığını söyleyebilecek haberler yayınlattırabiliyorlar. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Nasıl bir mücadele verilmeli?
 
Düzen sadece şirketler para kazansın diye var. “Bütün yaşam yok olsa da olur” şeklinde devam ediyor. Bu madencilikte de böyle, fosil yakıtla çalışan enerji sektöründe de böyle. İklim krizinin olmadığını iddia edenler de onlar zaten. Ama her şekilde her davranışımız bize geri dönmek zorunda. Burada bir bilinç sıkıntısı var. Ne kadar zarar verirsek doğaya o şekilde de bize geri dönüyor. Başka gezegen yok. Sanırım iklimle ilgili gezegenle ilgili çok daha ciddi sonuçlarla karşılaşacağız. Herkesin en önemli mücadelelerinden biri olmak zorunda. Çünkü hayatta kalmaya çalışıyoruz. Herkesin artık bu bilince daha fazla sahip olması gerekecek. Yeni nesil daha güçlü geliyor. Sosyal medya da etkili. Ona da kısıtlamalar getiriliyor. Ama bilgi durdurulabilir bir şey değil. Giderek insanlar daha çok bilinçlenecek. Aslında bu Covid gibi şeyler bizim küçücük bir parçası olduğumuzu yüzümüze çarpıyor.
 
Ferzan’ın ardından sohbete, Kaz Dağları’na ilk defa 2 gün için gelen ve talanı gördükten sonra işini bırakıp mücadeleye katılan Melis Tantan ile devam ettik.
 
* Siz neden katıldınız nöbete?
 
Mücadeleye katılmamdaki en etkili şey burada yaşanan talanı bütün çıplaklığı ile görmek oldu. Mücadele madeni gözlemleyerek maden faaliyetlerinin tamamen bitmesi sağlanarak olabilirdi. Oradan uzaklaştığımız her an şirket siyanür havuzu kuracak altın madenciliğini gerçekleştirmiş olacaktı. Bu yüzden bırakamadık. Sorumluluk, vicdan hesabı var. Buradan gidersem bu dağları madencilere bırakacağım gibi hissettim.
 
* Kanada’da Türkiye’dekine benzer şekilde maden aramak yasalar gereği mümkün değil. Türkiye’de neden mümkün?
 
Türkiye gibi doğal zenginliği çok olan ve kıymetlerini çok uluslu sermayeye pazarlayabilen ülkelerde bu firmalar daha fazla at koşturabiliyorlar. Çünkü yasalarını ona göre düzenleyebiliyorlar. İşçilik çok ucuz. AKP iktidarının son 12 yılında büyüyen bir inşaat sektörü ve sonra tekrar daralması sonrasında şu anda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı “Madencilik Türkiye’nin lokomotif sektörü” diyor. Türkiye’nin her yerinde çok uluslu şirketler ve onların yerli işbirlikçileri taş ocaklarından siyanürlü madenciliğe kadar en küçük köyden en büyük Kanal İstanbul, Hasankeyf’e kadar varlar. Şirketler için burası kar cenneti. Madencilik yasasını güncelleyerek buna uygun hale getirdiler.
 
* Madencilik bu kadar karlı mı?
 
Kendileri için karlı ama kamu açısında değil. Altıncı şirketler altını alıp gidiyorlar, bize de siyanürlü havuzları ve açığa çıkan azot, kirlenmiş yeraltı kaynakları, akmayan çeşmeler kalıyor. Geleceğimizi satın alıyorlar, bu esnada şirketler büyüyor, iktidarların cepleri doluyor. Bir çeşit hırsızlık operasyonu. Oysa bu oksijenden maden şirketlerinin sahipleri de faydalanıyor. Kendi yaşamlarını çalıyorlar.
 
* Yurttaşların mücadeleye katılım şekli nasıl? Vatan savunusu mu yaşam savunusu mu? Farklı illerden ve ülkelerden gelen yaşam savunucuları nasıl karşılandı?
 
Doğayı korurken herkesin farklı motivasyonları var. Vatan toprağı diyerek de savunan var ama bu bir yere kadar. Vatan toprağı olmayan yeri savunmayacak mısın? Vatan toprağındaki direnişi senin vatanından olmayan biri yapınca hayır mı diyeceksin ona? Doğanın yok oluşu sınır tanımayan bir şey ve gezegenin her yerinde oluyorsa her yerindeki doğayı savunmamız gerekir. Yaşam savunusu bu. Toprak su meselesi değil sadece. Yaban hayatından köylere, ovalara kadar, ötesine kadar bütünlüklü mesele ama zamanla hepimiz öğreneceğiz, zamanla.
 
* Yaşam savunusu dediniz, yaşam hakkı olanlar sadece insanlar mı?
 
Hayvanlar haklarını savunamıyor, ağaçlar “Beni kesmeyin” diyemiyor. Ağaç kesilir, hayvan katledilir, yenir. Öğrendiğimiz ön kabuller bunlar. Ama her canın yaşam hakkı var. O nedenle biz buna yaşam savunusu diyoruz. Doğadaki canlılarla birlikte paylaşıyoruz ve onların haklarını savunmamız lazım. Bu mücadele ne kadar bizim içinse o kadar başka canlılar için de.  İnsan kendini hayatın merkezine koyduğunda her şey ona hizmet eder hale geliyor. Burada bir hiyerarşi yaratınca madenciler de haklı oluyor. Ne olacak ki altını çıkaracağız ve bunu insanlık için kullanacağız. Ama yaşam bu değil, bu bizi bir yok oluşa götürüyor. Nasıl tercih yaptığımız geleceği nasıl kurtaracağımız belirliyor.
 
* Özellikle pandemi sürecinde nöbet eyleminde, sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği günlerde salgından çok uzakta izole halde yaşadığınız ve çadırda olduğunuz halde para cezaları aldınız. Ne kadarı buldu bu cezalar?
 
350 bini geçti. Her gün 3-5 arkadaşa para cezası geliyor. Bu şimdiye dek olanlar. Bunların hepsini davaya taşıyoruz. Pandemi deniyor ama 5 arkadaşımız ormanda kaldıkları için ceza yazıyorlar. Açık bir şekilde bundan yılın demeye getiriyorlar. Hiçbir arkadaşımız geri durmuyor. Kişiye göre keyfi durumu, kamu görevlilerini ifşa edeceğiz. Alamos Gold, Biga Madencilik Kirazlı bölgesindeki 350 bine yakın ağacı kestiği yerde durmaya devam ediyor. Gidene kadar burayı terk etmiyoruz. Ama 3 kişi ama yüzlerce kişi.
 
* Mücadeleyi bırakmanız halinde neler olabilir? Maden şirketinin yerli ya da yabancı olması mücadelenin seyrini etkiler mi?
 
Şirketler devam ederse ardından daha büyük projeler gelecek. Ağı Dağı ve Çamlık Projeleri var. Onlar Kaz Dağları’na daha yakın yerler. 350 bin ağacın kesildiği yerin ıslah edilmesi lazım. “Oradan Alamos Gold’u çıkardım ve Cengiz’e verdim, Koza’ya verdim” diyebilirler. Yerli şirket, hükümetin elinde olan şirket. Bergama’da örneğini gördük. Eurogold gitti yerine Koza geldi. Maden çalışmaya devam etti. 1997’lerden beri devam eden bir mücadele. Bu tarz oyunlara Çanakkale halkı gelmeyecek, bizler de gelmeyeceğiz. Kaz Dağları’nda 200’ü aşkın metalik madenciliği faaliyeti düşünülüyor. Kaz Dağları yöresinin tüm madencilik faaliyetlerine kapatılmasını ve koruma alanı ilan edilmesini istiyoruz. Kaz Dağları’nda tek bir faaliyet istemiyoruz.
 
* Nasıl bir yaşam?
 
Doğaya dokunmayacaksın. Kentleri daha fazla büyütmeyerek, doğayla daha barışık ondan alıp ona vererek yaşayacaksın. Tarımı teşvik edilebilir, dayanışma ekonomileri örerek insanların ihtiyaçları karşılanabilir. Köylerdeki yoksul insanlar madenciliklere muhtaç edilmeden bu işler yapılabilir. Devlet kaynaklarını buralara ayırarak savaşa ya da silahlanmaya ayırdığı bütçeleri köylerin kalkınmasına ayırarak okul yol yaparak belki bunları madencilerin değil devletin yapması ile köy ekonomileri üreterek doğadan daha azını alarak bizler de yapabiliriz.
 
* Köylerde çok fazla şeye ihtiyaç da olmuyor sanki?
 
Çok fazla şeye bizim ihtiyacımız yok ama şirketler kar ve rant hırsıyla saldırmaya devam edecekler. Karşı koyuşu örgütlememiz lazım. Oraların tekrardan kendi ekosistemine kavuşturulması lazım. Yoksa bu çölleşme giderek kendini de yok edecek.
 
* Nasıl mücadele verilecek?
 
Bütçeyi nasıl kullandığın, ülkeyi nasıl idare ettiğindir. Neyi öncelediğin niyetini belirler. Bahane olarak paramız yok diyecekler. Zaten şu anda içine düştüğümüz nokta bu. Şirketler geliyor ve devlet olarak sizin yapmanız gereken her şeyi şirketler yapıyor. Buna rağmen halkına hiçbir hizmet yatırım yapmadan bir de üzerine vergi alıyorsun. Top yekûn korkunçlaşan birbiri ardına yüklenen kötülükler yumağı, birine dur demek yetmiyor. Bütünlüklü bir şey. Bir yerinde başlamak yeterli.