Jülide Kural ile Pazar sohbeti: Sahne beni özgürleştiriyor

  • 09:02 14 Ocak 2018
  • Güncel

 

Evrim Kepenek
 
İSTANBUL - “Kaderine katlanmasını bil ve inançlı ol. İnanıyorum ben ve o kadar çok acı çekmiyorum şimdi. Bir görevim, bir amacım olduğunu düşündüğümde, hayattan korkmuyorum…” diyor Anton Çehov Martı isimli eserinde. Jülide Kural’ın da başrolünde olduğu Martı, bu günlerde yeniden sahneleniyor. Jülide ile hem yeni oyunu Martı hakkında hem de kendi sanat yolcuğu hakkında konuştuk. 
 
Birçok kişi Süper Baba isimli dizide “İpek” karakteri ile tanıdı onu. Fakat o, sonrasında da başarılı işlere imza attı. Medyanın abluka altına alınmaya çalışıldığı, muhalif olan sanatçıların söylemlerinin ve yapıtlarının sansürlendiği bir süreçte Jülide Kural ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bugünlerde, İstanbul Şehir Tiyatroları'ndaki Martı oyunu ile seyirciye ulaşan Jülide'nin mesleğine ve doğaya olan tutkusu, her kesimden insana feyz verecek cinsten. Mesleği ile kurduğu bağı, “Sahnede özgürleşmek” olarak tanımlayan Jülide, doğa ile kurduğu bağı da “Doğa beni savaşçı yaptı” diyerek özetliyor. Doğa mücadelesindeki kadınlara özel olarak değinen Jülide, “Tekçi erkek iktidarlar dönemini sadece kadınlar yıkabilir” diyor.
 
*İstanbul Şehir Tiyatroları'nda bu yıl başrolünde yer aldığınız “Martı” isimli oyunla başlayalım. Martı'nın yolculuğu nasıl başladı?
 
Şehir tiyatrolarına bundan tam 10 yıl önce, o zamanki genel sanat yönetmeni Orhan Alkaya'nın daveti ile girdim. Orhan'ın benim oynamamı istediği oyun, Anton Çehov'un Vişne Bahçesi isimli oyunuydu. Oradaki baş kadın karakteri oynamamı istedi. Şehir tiyatrolarına ilk adım atışım Çehov'la oldu, şimdi de tam 10 yıl sonra ikinci Çehov oyunum Martı ile devam ediyorum.
 
Şunu da hatırlatmak isterim. Yıllarca özel sektörde klasik oyunları oynama şansımız olmadı. Bütçe yok, kadro yok, koşullar zordu. Ama kamu kurumunda klasik oynamak için daha fazla olanak var.
 
Ben klasik oyun oynamak istiyordum. Çeşitli festivaller için Martı oyunu hazırlanıyormuş. Oyunun yönetmeni beni arayıp “Oynar mısın?” dedi ve ben de kabul ettim. Çünkü az önce söylediğim gibi yıllarca klasik oyunlarda oynamaya hasret kalmıştım. Böylece, iyi ve önemli oyunculardan oluşan bir ekiple ikinci Çehov yolculuğum, Martı'nın yolculuğu başlamış oldu.
 
*Oyun için ne kadar süre çalıştınız? 
 
İki aya yakın bir zaman çalıştık. Oyunun kadrosu çok iyi profesyonel bir kadrodan oluşuyor. Çehov'un ritmi, metine yaklaşımı, biçimi, yalınlığı… Bir sürü özelliği olan bir yazar ama herkes kendisine yakın bulmayabilir. Nasıl olduysa bizim ekip, Çehov hayranı gibi. Böyle olunca da zor bir metne sarıldık ve birbirimize destek olduk.
 
‘Hayat gibi ve derin bir yazar’
 
*Çehov gibi klasik bir yazarın oyununu sahnelemenin zorlukları neler?
 
Aslında, Çehov, değişik bir yolculuk oyuncu için. Mesela, bazı oyunların provalarını yaparsın, seyirci ile buluşur ve o zaman tamamdır. Oyuncu içinse bir süre sonra tekrar tekrar aynı oyunu oynuyor hissine kapılırsınız. Ama Çehov gibi yazarlarda, bu durum farklı oluyor. Her oyunda oynadığın karakterin yeni bir katmanını keşfedebiliyorsun. Oynadıkça keşfediyorsunuz. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim. Her oynadığım oyunda farklı bir durum çözüyorum. Çehov, gizli bir hazine gibi. Bunu o kadar zengin sunuyor ki ve bunu o kadar zengin sunarken o kadar mütevazi davranıyor ki onu anlayabilmesi için oyuncunun serüvenin içinde yer alması gerekiyor. Çehov, oyuncunun asla mekanikleşmesine izin vermiyor. O anda Çehov'u hissetmen gerekiyor.
 
Mesela benim oynadığım karakter sadece kendisi ile ilgilenen bir karakter. Bu gerçekçi ama cımbızla seçebildiğim yönleri de var. Derin bir yazar Çehov ve saklı yerlere karakterin ayrıntılarını yerleştirmiş. Tıpkı hayat gibi ve derin bir yazar. Onun oyununda oynadığınız karakterin serüveni hiç bitmiyor.
 
*Peki oyuncu ve sanatçı arasında bir fark mı size göre? 
 
Şöyle anlatayım. Oyuncu olabilirsin, her rolü yapabilirsin. Her rolü hissederek, beğenerek oynarsın. Evet oyuncu olmuşsundur. Bunları yaparken, “Ne yapmaktayım ben? Hayatım bütün bu olan bitenin neresinde duruyor? Çehov aslında ne diyor?” diye sormaya başladığınızda sanatçı olmaya başlıyorsunuz. Çehov'un sözlerini ezberlediğinizde değil, sorgulamaya başladığınızda sanatçılık evresine geçiş başlıyor. Oyuncu ve sanatçı arasındaki fark burada başlıyor.
 
*Siz sahnede kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
 
Mesleğine tutku ile bağlı olanlardanım. Kendimi en özgür hissettiğim yer orası, nasıl sevmeyeyim, neden tutku duymayayım? Memlekettir, dünyadır, var olan tüm sorunlar beni yorduğunda sahne beni özgürleştiriyor. O özgürlük duygusu o kadar güçlü bir şekilde benle yaşıyor ki bu özgürlük duygusunu yaşarken birinde bir karakter diğerinde başka bir karakter oluyorum. Kendi içimdeki bir sürü Jülide'ye ulaşma şansı yakalıyorum.
 
‘Kadın özgürlüğü denen şey…’
 
*Mesela... Bize bu Jülide’leri anlatabilir misiniz?
 
Bundan bir 20 yıl kadar önce, deri mont giyiyorum, feminizm okuyorum. Erkeksi davranışlarım var. Zaten bütün özgürleşme süreçleri böyle başlıyor önce karşındakine benziyorsun, sonra kendin oluyorsun. Bir oyunumuz var ve seksi bir kadını canlandırmam gerekiyor. Az önce söz ettiğim gibi bir yaşantım var, asla kendimi öyle düşünemiyorum sahnede. Sürekli üstümü kapatıyorum. Mesela o süreçte şunu çok sorguladım. Kadın özgürlüğü denilen şey kadın bedenini erkekleştirmek mi? Bu soruyu bana o oyun sordurttu.
 
'Sanatta ben oldum bitti diyemezsin'
 
*Yeni jenerasyon oyuncuları nasıl buluyorsunuz?
 
Sanatta durağan bir şey yok, her şey diyalektik. Sanatta, “Ben öğrendim bitti” diyemezsin. Burada tehlikeli olan tek şey var tv ve dizilerle çok hızlı bir şekilde tanınıyor olması gençlerin. Bu da tehlikeli bir şeydir, ‘popcorn’dur. O kadar çok dizi çekiliyor ki birçoğunu hatırlamıyoruz. Bir dizide görününce hep böyle devam edeceklerini sanıyorlar. Bu işin pop kısmı. Popüler olan şey popdur “var” ve “yok” görünür, parlak ama bir dakika sonra balon söndü... Böyle bir riski var. Herkeste biraz var bu. Sevindirici tek yanı, konservatuarın önemini biliyorlar, okumak ve buna emek vermek istiyorlar.
 
*Jülide Kural tiyatro yapmadığı zaman neler yapıyor?
 
Ben yalnızlığı seven biriyim. Aşırı sosyal biri değilim. Kendime yalnız kalabildiğim alanlar yaratıyorum. Mesela her gün yürüyorum. Yürürken en fazla hayal kurduğum, hayalimin en güçlü olduğu yükseldiği zamanlar. O deniz kenarında sadece doğa ile kaldığımda kendimi en üretken hayal kurduğum anlar olarak görüyorum. Yeni bir hikâyeyi, yeni bir dünyayı hayal ediyorum tabi ki.
 
'Beni hayatta direngen kılan şey doğa, insan değil'
 
*Peki, sizin doğa ile bağınız nasıl?
 
Doğa ile ilişki kurmadığım zaman kendimi var hissedemiyorum. Kadınlar olarak bizler, süreçle ilgiliyiz. Meyvenin olma hali ile mesela. Benim için meyve olmakta oluyor olması çok etkisi o anda büyüyor o toprakta besleniyor köklerinden başka canlılar çıkıyor. Bir ağaca bakıp hayalini kuruyorum o ağacın verdiği canlılığa bakıyorum, kuşlar yuva yapıyor, sincaplar yuva yapıyor, gölge veriyor, oksijen veriyor, tek bir ağaç bunu yapıyor bu mükemmel bir şey. Beni hayatta en fazla direngen kılan şey doğa, insan değil yani.
 
'Ekoloji mücadelesini destekliyorum'
 
*Türkiye'deki ekoloji mücadelesini nasıl buluyorsunuz?
 
Doğa ile ilişki kurduğun zaman her şeye çok daha yukarıdan bakabiliyorsun. Kurulmuş evlere, gitmekte olan arabalara, derelere, kirlettiğimiz sulara… İnsanlık bunu yapıyor. Ama doğa tsunamı olduğunda kendi gücünü gösteriyor, ‘sen ancak kendi yaşam alanlarını yok edebilirsin’ ama doğa hep üstte bir yerde. Bizim yaşadığımız canlılık içinde doğa beni güçlü ve savaşçı kılıyor. Ekoloji mücadelesini destekliyorum olabilecek her boyutta. Yanlarında olmaya çalışıyorum. Türkiye'nin her yerinde direnişler oluyor bu talan Karadeniz'de ilk kez başladığı için bu talana karşı mücadele orada daha fazla yükseldi. Her gün her yerde insanlar doğa için direniyor bu çok kıymetli. Bu ülke için en fazla onur duyabileceğim bu mücadele. Çünkü tam da hayatın içinden yükselen bir mücadele.
 
‘Erkekler dönemini kadınlar bitirecek’
 
İnsanların ayaklandığını görmek çok güzel... Hele kadınlar, çok ciddi mücadele yürütüyorlar. Bu konuda bu da benim hissettiğim şeyin başka kadınlarda da bütün kadınlarda karşılığı olduğunu anlatıyor bana. Tekçi iktidar erkekler dönemi bitecekse bunu sadece kadınlar yapabilir. Bunu doğa ile içe içe olan kadınlar yapabilir. Bunun başka bir çözümü de olmadığı kesin. Hayatın koşulları bunu kendiliğinden tarifliyor. Bir bilinçle dışardan bilgi ile değil hayatından kendiliğinden hakikati bunu gösteriyor. Yayladan inmeyen 85 yaşındaki teyze bunu anlatıyor; “Ben buradan inersem bu yaylayı yok edecekler” diye… Oradan inmiyorsa bu sadece mülkiyet değil o doğayı kaybetmeme isteğidir.
 
*Son olarak okuyucularımıza bir mesajınız var mı?
 
Biz sanat yapanları, bizi, en fazla güçlendiren şey seyircilerimizdir. Bizim seyirciye ihtiyacımız var. Ben biliyorum ki kendisi geldiğinde seyirci dönüşecektir. Çağrım, tiyatroya gelin her hafta mümkünse bir oyun seyredin.