'İmralı tecridiyle kadınların kazanımlarına dönük politikalar bağlantılıdır'

  • 09:01 31 Temmuz 2020
  • Hukuk
Gülistan Azak
 
İSTANBUL - İmralı Adası’nda kalan müvekkillerinin koşulları ve AİHM’e yaptıkları başvuruya ilişkin konuşan Avukat Raziye Turgut,  kadınların kazanımlarına yönelik saldırının İmralı tecridinin son bulmasıyla mümkün olabileceğini vurguladı.
 
İmralı F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’ın müdafiliğini yürüten Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının, görüştürülmedikleri müvekkillerinden haber alamamaları nedeniyle 19 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) “tedbir” talepli yaptıkları başvuru “Başvurucuların yaşamlarına ya da maddi veya manevi açıdan yönelen ve derhal tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehlikenin bulunduğu söylenemez” gerekçesiyle reddedildi. Bunun üzerine Asrın Hukuk Bürosu, AYM’nin tedbir talebinin ret kararını yine tedbir talepli olarak derhal görüşülmek üzere 29 Temmuz günü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuruda bulundu.
 
Avukatlar Rezan Sarıca ve Newroz Uysal, müvekkilleri Abdullah Öcalan’la 8 yıl aradan sonra 2-22 Mayıs, 12-18 Haziran ve 7 Ağustos 2019 tarihlerinde görüşebilmişti. Son görüşmeden bu yana Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na 86 kez başvuru yapan avukatların bu başvurularına hiçbir yanıt verilmedi.
 
Abdullah Öcalan’la en son 2 Mart’ta İmralı Adası’nda çıkan yangın sonrası kardeşi Mehmet Öcalan’ın görüşmesine izin verilmişti. Bu görüşmenin ardından İmralı’nın kapıları yeniden kapatıldı. Baş gösteren  koronavirüs (Covid-19) salgını ile birlikte Abdullah Öcalan ve diğer 3 isme dönük artan kaygılar üzerine ise yasal olarak her tutuklu ve hükümlü yakınları ile haftada 10 dakika telefon görüşü gerçekleştirebilmesine rağmen İmralı’da uygulanmayan bu hak 27 Nisan’da ilk kez kullandırıldı. Abdullah Öcalan, böylece İmralı Adası'na getirildikten 21 yıl sonra Urfa Cumhuriyet Savcısı’nın odasına çağrılarak ailesiyle ilk kez telefonla görüşebildi. Salgın dolayısıyla yapılan telefon görüşmesinden bu yana ne Abdullah Öcalan ne de adadaki diğer üç isimden haber alınamıyor.
 
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Raziye Turgut, İmralı Adası’nda kalan müvekkillerinin koşulları ve AİHM’e yaptıkları başvuruya ilişkin sorularımızı yanıtladı.
 
*Görüşme başvurularınız uzun süre “koster bozuk”, “hava şartları uygun değil” gibi gerekçelerle reddediliyordu. Ancak son başvurular yanıtsız bırakılıyor. En son koronavirüs sürecinde “disiplin cezaları” gerekçe gösterilerek başvurunuz reddedilmişti. Başvuruların yanıtsız bırakılmasının sebebi/ amacı nedir?
 
İmralı Cezaevi’nde 21 yıla yayılan tecrit durumu söz konusu. Bu süre boyunca diğer cezaevlerinden ayrı olarak  İmralı’ya özgün bir uygulama ile aile ve avukat görüşlerine devamlı bir şekilde gerçekleştirilemiyor. Aile ve avukat ziyaret talepleri ‘koster bozuk’, ‘hava şartları uygun değil’ gibi gerekçelerle reddediliyordu. Son iki yıllık süreçte aile ziyaretleri ‘disiplin cezaları’ gerekçe gösterilerek görüşmeler engelleniyor. Söz konusu disiplin cezaları devamlı ve sistematik bir şekilde sürdürüldü. Biz avukatların disiplin cezalarının içeriğine ulaşması ve bilgi alması da keyfi ve hukuksuz bir şekilde engelleniyor.
 
"İmralı Ada Hapishanesi’ne dönük başvurularımız herhangi kanuni bir dayanağı olmamasına rağmen reddediliyor. Gerekçe gösterilen disiplin cezalarının içeriğinden dahi haberdar olamıyoruz." 
 
*İmralı Cezaevi’nde olduğu gibi disiplin cezalarına dair hukuki itiraz süreçleri işliyor mu?
 
21 yıllık İmralı Adası süreci içerisinde bir tecrit durumu her zaman için vardı. Ancak bu tecrit durumu politik ve siyasi kararlarla hukuki kılıf içine konularak ağırlaştırıldı. Hatta bazen hiçbir gerekçe dahi sunulmadı. Son iki yıllık süreçte ise aile ve iletişim yasaklarının gerekçesi olarak disiplin cezaları sunuyor. Söz konusu disiplin cezalarından kaynaklı da aile görüşlerinin gerçekleşemeyeceğini ileri sürüyorlar. Disiplin cezaları avukatlar açısından bir gerekçe olmadığı açık. Avukatlar mesai saatleri içinde her zaman bir görüş sağlayabilir. Ancak avukat başvurularımıza da herhangi bir cevap verilmiyor. Aile ziyaretleri için sunulan dayanaklar da hukuksuz. Kanuni dayanağı esasen yok. Bu da İmralı Adası’nda uygulanan politik kararların bir yansıması olarak karşımızda ve tamamen bununla bağlantılı.
 
İmralı Ada hapishanesini diğer cezaevleriyle  aynı koşullarda olduğunu söylemek mümkün değil. Uygulanan rejim ve politika açısından diğer cezaevlerinden ayrı değerlendirmeye ihtiyaç var. Aslında tüm Türkiye cezaevlerine baktığımızda bir hukuksuzluğun ve keyfiliğin olmadığını elbette söylemek mümkün değil ancak İmralı Adası’nın dayatılanlar açısından çok daha ağır bir noktada olduğunu söylemek mümkün. Dış dünyayla bağlantının tümden kesildiği bir  yerden bahsediyoruz. İmralı Ada Hapishanesi’ne dönük başvurularımız herhangi kanuni bir dayanağı olmamasına rağmen reddediliyor. Gerekçe gösterilen disiplin cezalarının içeriğinden dahi haberdar olamıyoruz. Disiplin cezalarına karşı müvekkillerimizin itirazlarıyla verilen ret kararlarıyla disiplin cezasının varlığından haberimiz oluyor. Müvekkillerimizin ret kararları da ret ile sonuçlanıyor. Biz buna dahil olduğumuz noktada zaten tüm ret kararlarını Anayasa Mahkemesi’ne ve sonrasında AİHM’e taşıyoruz.
 
"Biz AİHM’e yaptığımız başvurularda da iç hukuk yolunun etkisizliğinden, yaptığımız başvurular sonucunda herhangi bir sonuç alınamama durumundan da bahsettik." 
 
*İmralı Cezaevi’nde yaşananlara karşı başvurulan iç hukuk yollarından neden sonuç alınamıyor?
 
İmralı Adası belirttiğim gibi siyasete göre şekillenen bir ada. Maalesef ki, hukukun giremediği ama her türlü hukuksuzluğun işlediği bir ada. Dolayısıyla insan haklarının tesisi noktasında kısıtlı bir alan. Ama yine de iç hukuku tüketerek en etkili sonucu almaya çalışıyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin müvekkillerimiz  PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş ilgili hukuka aykırı kararlar ve gerekçelerle uygulanan iletişim yasaklarının kaldırılması ve sağlık tedbirlerinin alınması için yaptığımız başvuruyu ‘Başvurucuların yaşamlarına ya da maddi veya manevi açıdan yönelen ve derhal tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehlikenin bulunduğu söylenemez’ gerekçesiyle reddetmesi, İmralı Adası’na ne kadar göz ve kulak kapattığının açık göstergesidir. Ve iç hukuk yollarının da karar alma noktasında, temel hakların tesisi noktasında ne kadar etkisiz  bir noktada olduklarını gösteriyor. Biz AİHM’e yaptığımız başvurularda da iç hukuk yolunun etkisizliğinden, yaptığımız başvurular sonucunda herhangi bir sonuç alınamama durumundan da bahsettik. Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğumuzda diğer hakların tesisiyle birlikte acil bir şekilde hem iletişimin sağlanması hem de sağlık tedbirlerinin uygulanması noktasında taleplerde bulunduk. Nitekim bu tecrit durumu pandemi süreciyle beraber daha da ağırlaştırıldı. müvekkillerimizin yaşları, kronik rahatsızlıkları hem de İmralı Adası’nın iklim ve fiziki koşulları göz önünde bulundurulduğunda müvekkillerimiz açısından ciddi bir risk. Ama bizlerin tüm bu koşullara rağmen İmralı Adası’ndan haber alabilmesi hala söz konusu değil.
 
"2014 yılında AİHM’in İmralı Ada Hapishanesinin ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimine ilişkin verilmiş kararında, müebbet infazının tek başına bir işkence olduğuna dair bir kararı var." 
 
*Müvekkiliniz PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın kronik rahatsızlığı var mı? Bu rahatsızlıklar açığa çıktığında ada koşullarında ne derece müdahale edilebiliyor?
 
Avukat ve aile görüşmesinde kendisine sağlık durumu sorulan Sayın Abdullah Öcalan bu soruyu geçiştirerek cevaplamıştır. Duruşu sebebiyle sağlık durumunu ön plana çıkaran bir tavrı olmamıştır kendisinin. Abdullah Öcalan’ın kronik  üst solunum yollarından sağlık sorunlarının olduğunu biliyoruz. Covid-19 salgının da tamamen üst solunum yollarıyla bulaşan bir hastalık olduğu düşünüldüğünde müvekkilimiz Abdullah Öcalan açısından ne kadar ciddi bir risk taşıdığı ortadadır. 2014 yılında AİHM’in İmralı Ada Hapishanesinin ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimine ilişkin verilmiş kararında, müebbet infazının tek başına bir işkence olduğuna dair bir kararı var. Bu işkence durumuna, dışarıyla izole edilmesi durumuna  hastalık da eklenince daha kaygı verici bir noktaya ulaşıyor.
 
İmralı Adası'nın  nemli ve rutubetli fiziki koşulları ile Sayın Abdullah Öcalan’ın kaldığı yerin ‘F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ olmasının yanı sıra, bulunduğu alanın havalandırma ve etkinliklerin ne düzeyde olduğuna dair bir bilginin verilmeyişi bir bütünen hastalık açısından çok riskli bir alan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 2015 Mart ayında İmralı Cezaevine Mehmet Sait Yıldırım sevk edilmişti. Mehmet Sait Yıldırım’ın kalp rahatsızlığı ortaya çıkması sonrası  İmralı Cezaevinin sağlığa erişim noktasındaki yetersiz olduğu belirtilerek 9 gün kaldığı İmralı Cezaevi’nden başka  cezaevine sevk edilmişti. Bu durum ve CPT’nin raporunda İmralı Adası’na ilişkin hastalık durumunda ani bir müdahale ve sağlığa erişim noktasında yetersiz olduğunu belirtmesi elbetteki bizler için kaygı vericidir.
 
"Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit bugün öyle bir aşamaya getirilmiş ve tüm topluma yayılmış ki durumda ki, Türkiye için kapalı cezaevi tanımlaması yapmak bu anlamda zor değil."
 
*İmralı Cezaevi’nin Türkiye’nin prototipi olduğu ve dayatılanların bu nedenle Türkiye halklarını ilgilendirdiğini ifade ettiniz. Bu ifadenizi biraz daha açar mısınız?
 
Sayın Abdullah Öcalan uluslararası bir komplo sonucu İmralı Cezaevi’ne getirildi. İlk 10 yıl boyunca da hücre tarzında bir yerde tutuldu. Sayın Abdullah Öcalan’ın bu durumuyla aslında bir tür sindirilmek ve idaresi kırılmak istendi. Ama Sayın Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği duruş, saldırılara karşı direngenliği ve yazdığı savunmalarla aslında bunları boşa çıkardı. Demokratik ve onurlu bir barış için çabalamaya devam etti.  Ne zaman ki Sayın Abdullah Öcalan’ın sesi duyuldu o zaman halk nezdinde gerçekten barış umutlarının yeşerdiği görüldü. Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigma ekolojik, kadın özgürlükçü ve demokratik ulusu içeriklidir. Sayın Abdullah Öcalan’ın Kürt halkı açısından özellikle, ciddi bir temsiliyeti söz konusu. Sayın Abdullah Öcalan’a yapılmış her dayatma Kürt halkının da aynı zamanda iradesini kırmaya yönelik bir durum oldu. Yakın geçmişteki  OHAL döneminde  getirilen avukat görüşmelerinden tutalım da yasal düzenlemelerle getirilen  kısıtlamaların tamamının OHAL öncesinde İmralı’da uygulanan kısıtlamalar ve yasaklamalardı. Bu anlamda Türkiye’de yaratılan hukuksuzlukların ilk etapta İmralı Cezaevi’nde uygulanmaya çalışıldığını ve buradan tüm topluma yayıldığını belirtmiştik. Tecrit dayatmaları açısından da bakılacak olursak, Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit bugün öyle bir aşamaya getirilmiş ve tüm topluma yayılmış ki durumda ki, Türkiye için kapalı cezaevi tanımlaması yapmak bu anlamda zor değil.
 
"Sayın Abdullah Öcalan’ın paradigması çerçevesinde kadınların öncülük etmesi sebebiyle tüm dünyada konuşulan bir bölge olan Rojava’ya dönük engeller ve baskılar herkesin malumu."
 
*Dünya devletlerinin tecrit karşısında sessiz kalışını nasıl değerlendirirsiniz?
 
İmralı’nın kendi sistemine bakıldığında bunun  “Guantanamo tipi bir sistem” olduğu görülür. Bu ABD nin yansıması olan bir sistem esasında. Tek başına Türkiye burada “İmralı’da” etkin bir role sahip değil. Zaten Sayın Abdullah Öcalan kendi açıklamalarında ‘ben Türkiye’nin değil, kapitalist sistemin bir rehiniyim’ diye belirtiyor. Gerek Sayın Abdullah Öcalan’ın açıklamalarından  gerek ise de uluslararası komplo sürecinde Avrupa’nın sessizliği, ABD’nin bu süreçteki aktif rolü gibi  gelişmelere baktığımızda dünya devletlerinin uluslararası komplodaki  etkisini görebiliyoruz. Avrupa ülkelerinin tümü AİHM’e bağlı. Fransa’da temel insan hakları çerçevesinde ortak anlayışla kurulmuş ve bağlı hale getirilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Ama konu Sayın Abdullah Öcalan olunca ya geciktirme ya da tümden sessiz kalma durumu oluyor. Bu  durum tabi ki Sayın Abdullah Öcalan’ın düşüncelerinden ve paradigmasından karşısında duyulan korkudan kaynaklı. Çünkü geliştirdiği paradigma sadece Türkiye halkları için değil, tüm Ortadoğu halkları için aynı zamanda bir çözüm ve barış umudu. Bu nedenle Sayın Abdullah Öcalan’ın paradigmaları,  savaştan, ekonomik çıkarlardan beslenen kapitalist sistemin oluşturduğu, dünya devletlerinin çıkarlarının aksine bir tehlike yaratıyor. Bu da dünyadaki ulus devletlerinin tecrit karşısında sessiz kalışını yaşananları anlatır mahiyette. Sayın Abdullah Öcalan’ın paradigması çerçevesinde kadınların öncülük etmesi sebebiyle tüm dünyada konuşulan bir bölge olan Rojava’ya dönük engeller ve baskılar herkesin malumu.
 
*Müvekkiliniz Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve özgürlük koşullarının sağlanması neden önemli?
 
Sayın Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği paradigma tamamen kadın özgürlükçü bir paradigma. Kadın özgürlüğünü esas alan bir paradigma. Mevcut kapitalist sistem de tümüyle kadınların kazanımlarına yönelik saldırılarla yok etme çabasında. Dolayısıyla İmralı tecridiyle kadına yönelik politika, kadın kazanımlarının yok edilme çabalarıyla, kadın katliamları ve cinsel suçların artışıyla bağlantılı. Türkiye’ye yayılan tecrit derken aslında dayatılan bu durumlardan da bahsediyoruz. Kadınların kazanımlarına dönük saldırılara karşı dil, inanç fark etmeksizin birlikte mücadele verdiğini görüyoruz. Kadın anlayışıyla ortaya çıkan bir sistem ile erkek egemen sisteminin yıkılması, kapitalist sistemin, erkek egemen anlayışın, tecrit ve savaş politikalarının sona ermesi ve Sayın Abdullah Öcalan’ın kadınlarla birlikte mücadele etmesi anlamına geliyor.