Şiddet faili Mensur Işık HDP'den uzaklaştırıldı

  • 13:32 28 Temmuz 2020
  • Güncel
DİYARBAKIR - HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, evli olduğu Ebru Işık’ı şiddete maruz bırakan Muş Milletvekili Mensur Işık’a iki yıl uzaklaştırma cezası verildiğini açıkladı.
 
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Diyarbakır’da düzenlediği basın toplantısında, partinin Merkezi Disiplin Kurulu’nun evli olduğu kadını şiddete maruz bırakan Muş Milletvekili Mensur Işık hakkında verdiği kararı açıkladı. 
 
Meral, basın toplantısında şunları söyledi: “Disiplin kurulu ‘kadının beyanı esastır’ ilkesinden hareketle hem Mensur Işık’ı hem de Ebru Işık’ı dinledi. Savunmalar alındı, iddialar dinlendi. Mensur Işık’a 2 yıl geçici süreyle partiden uzaklaştırma cezası verildi.”
 
‘Kadına  adeta savaş açılmış'
 
Son bir haftadır İstanbul Sözleşmesi'nin kaldırılması tartışmalarının gündemde olduğunu hatırlatan Meral, bundan 9 yıl önce iktidarın büyük bir sükse ile sözleşmeyi imzaladığını ancak şimdi ise imzasını geri çekmeyi tartıştığını ifade etti. Kadına yönelik büyük bir şiddetin  olduğunu dile getiren Meral şöyle devam etti: "Adeta kadınlara savaş açılmış. Her gün ev içinde, sokakta, işyerinde, kolluk gücünün, eşlerin fail olduğu, sokaktaki herhangi bir erkeğin fail olduğu binlerce olaya tanıklık ediyoruz. Bu dönemde İstanbul Sözleşmesi’nin neden yeterince uygulanmadığını tartışmamız gerekirken, İstanbul Sözleşmesi kaldırılmak isteniyor. Bunun arka planının paylaşılması gerektiğini düşünüyoruz. İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi’nin temel algısı kadınların şiddet görmemesidir. Hiç bir alanda hayatın diliminde ve hiç bir alanda kadınların şiddet görmemesidir. Buna dair çok ayrıntılı bir sözleşme kaleme almış; kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddet faillerin cezalandırılması gibi çok titiz hazırlanan bir metin. Sözleşme, psikolojik şiddet, fiziki şiddet, zorla evlendirilme, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, kadın sünneti, tecavüz ve taciz gibi cinsel taciz olmak üzere bütün şiddet yöntemlerini içeriyor. İstanbul Sözleşmesi nedir diye halk tarafından soruluyor. Çünkü bazı anketlerde bilinmediği yönünde yorumlar var. Ama İstanbul Sözleşmesi aslında biliniyor. Bugüne kadar uygulanmadı, iktidar bilinçli bir şekilde uygulamıyordu. Çünkü kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran hoş gören kadını eve kapatan ve biat etmesini sağlamak isteyen bir iktidar aklıyla karşı karşıyayız."
 
'Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini isteyenler kim?'
 
Kadına yönelik şiddetin sorumluluğunun devlette olduğunu belirten Meral, "Burada devletin sorumluluğu birinci derecedir. Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi sorumluluğunu  devletlere yüklüyor. Bununla ilgili tazmin de devlete ait. Bu konuda Erdoğan’ın Türk aile yapısına zarar verdiğini söyleyerek Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini isteyen bir kesimin olduğunu da biliyoruz. Peki kim bu kesimler? Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekmesini isteyenler kim? 18 yaş altı evlilik destekçisi olanlar, nafakaya karşı olanlar, mağdur koca edebiyatı yapanlar bunun iptali için kampanyalar yürütüyorlar. Aslında tanıdık bir kesim, kadınlara şiddet uygulayan erkeklere mağdur koca olarak tanımlamaktan imtina etmiyorlar. Bu kampanyalarla bütün ülkeyi bir suç mahalline çeviriyorlar" diye konuştu. 
 
'Kadın ve çocuklara yönelik özel saldırı planı var'
 
"Dün Pınar, önceki gün Fatma Altınmakas ve bu konuda ismini  sayamayacağımız kadar kadın bu şiddetin mağduru oluyor" diyen Meral konuşmasına şöyle devam etti: "Bölgemizde Kürt illerinde ayrıca önemle üzerinde durmamız gereken bir mesele var. Failin kolluk olduğu tecavüz ve taciz vakaları. Buna ilişkin kamuoyunu son dönemde yansıyan ve genellikle üstü örtülen ve cezasızlıkla ödüllendirilen olayları da  gayet iyi biliyoruz. Önce Şırnak’ta sonra İdil'de failin kolluk olduğu taciz ve tecavüz ve istismar vakaları yaşandı. M.O tutuklanmadı bile. 20 gün boyunca bir kadına tecavüz eden bir insan tutuklanmadı, fail kolluk gücüdür, uzman çavuştur diye tutuklanmadığı böyle bir manzara yaşıyoruz. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Kadına yönelik şiddetten ayrı olmasa bile, ayrı bir şiddet yöntemini olduğunu görüyoruz. Bu özel bir saldırının devrede olduğunu gösteriyor. Kürt kadınlarına, Kürt çocuklarına özel bir yönelimle, kollu gücüyle ister korucu ister polis ister asker böyle bir taciz ve tecavüzün yaşandığını biliyoruz. Bunu da bir namus meselesi üzerinden tarif eden bir yaklaşıma tanıklık ediyoruz.  Bu failler yargılanmıyorlar serbest bırakılıyorlar. Batman’daki olayda olduğu gibi. Kürt kadınlarının bu konuda çok uzun soluklu bir mücadelesi var. Kürt kadın hareketinin bu tür taciz ve tecavüze ilişkin geçmişten beri ısrarlı bir mücadeleleri var, bunu hoş görmeyecek buna karşı en sert mücadeleyi ortaya koyacaktır. 1990’lı yıllarda gözaltındaki işkence vakalarına çalışan bir avukat olarak biliyorum ki bu yeni vakalar değil. 1990’lı yıllardan beri devam eden sistematik bir hal almıştır. Bu konudaki cezasızlık politikası da faillere güç vermektedir."
 
Rosa Kadın Derneği’ne, kadın hukukçulara ve kadın aktivistlere  yönelik saldıralar değinen Meral, kadınların konuşmasını mücadele yürütmesini engellemek istediğini belirtti.
 
AKP ve MHP iktidarının son dönemlerde kadınlara yönelik artan saldırılarına karşı sessiz kalmayan sokakları terk etmeyen kadınlara yönelik baskıların tesadüf olmadığını ifade eden Meral, "Erdoğan kendi partisinin toplantılarında 'iki tane kadın vekil sembolik olarak buraya gelsin' derken kadına yönelik yaklaşımını ortaya koymaktadır. Bu konuda tepkiyi en başta kadın hakları savunucuları vermiştir. Bununla ilgili kadın mücadelesinin bu saldırılarla geriletilmediğini, yoluna devam ettiğini bu konuda yolumuza devam edeceğimizi belirtiyoruz" diye vurguladı.
 
Meral konuşmasının devamında şu detaylara yer verdi:
 
“Diğer bir önemli konu; Sosyal Medya Yasası bugün saat 15.00’te Genel Kurul gündemine gelecek ve bununla ilgili çok önemli içerikler var. Ben önce kadın aktivizmi açısından yine sosyal medyayı değerlendirmek isterim. Evet, uzun zamandır sosyal medya, bütün dünyada kadınların hak talep ettiği, maruz kaldığı şiddeti duyurduğu ve kadın eylemlerinin örgütlendiği önemli bir mecra olarak işlev görmektedir. “Ni una Menos” ve “Me Too” eylemlerinde görüldüğü gibi Latin Amerika başta olmak üzere, Amerika’dan Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya  kadar dünyanın birçok yerinde yaşayan kadın; şiddete, tacize, tecavüze dur demek ve adalet talep etmek için sosyal medyayı etkin bir biçimde kullanıyor. Sosyal medya Türkiye’de de önemli bir süredir bu işlevi görüyor aslında. Sosyal medya, kadınların seslerinin yükseldiği, kadına yönelik şiddetin teşhir edildiği ve adaletin talep edildiği ve zaman zaman gerçekleştiği bir alan haline geldiğini söylemek isterim. 
 
‘Kadınların defalarca sosyal medyada seslerini yükseltti'
 
Daha önce Arya Amis örneğinde görüldüğü gibi her hafta kadınlar, maruz kaldığı şiddetin son bulması için ve kolluk ile yargının bu konuda harekete geçmesi için sosyal medyada sesini duyurmaya çalıştı. Defalarca emniyete başvurup sonuç alamayan kadınların sosyal medyada on binler, yüz binler, milyonlarla seslerini birleştirerek bu konuda sosyal medyada sonuç aldıklarını biliyoruz.
 
'Sosyal medya kadın aktivizm alanıdır'
 
Şule Çet davası bunlardan biridir. Bu yönüyle de sosyal medya, kadına yönelik şiddetin kodlandığı bir mecra olarak gösterilmesi, AKP’nin bu alana hegemonya kurması için yaptığı korkunç bir manipülasyon. Ne diyorlar? AKP-MHP iktidarı,sosyal medya düzenlemesi ile ilgili diğer kesimlerin seslerini kısmak gibi kadın hareketinin sesini de kısmak istiyor. Yıllardır iktidarın trolleri tarafından kadınların sosyal medya, cinsiyetçi söylemler dahi her türlü saldırıya maruz kalması, bütün Türkiye’nin bildiği bir gerçek. Muhalif kadınlar yıllardır bu saldırıların hedefinde. Parti sözcümüz dahil, partimiz bünyesinden bütün kadınlar bu tür çirkin saldırılara maruz kaldı, iktidar bu konuda tek bir söz etmedi.
 
‘Teklifle karşı karşıyayız'
 
Her yıl ortalama 60 bin insan Cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma geçiriyor. Dolaysıyla, Hakaret ve siyasi ifade özgürlüğü arasında ince bir çizgi var ve teklif bunu göz ardı ediyor. O çizgi nedir? Hakikatten, yargı tarafsız ve bağımsız olsa bunu ortaya koyacak. Ama Erdoğan’a yönelik her sözü hakaret ve suç sayan bir anlayıştan şimdi başka bir mecraya geldik. Yaşanan skandalları hemen karartmak ve halkın gözünden gerçekleri kaçırmak istiyorlar. Bu, hakikate de bir operasyondur. Çünkü gerçekler, en çok sosyal medyada açığa çıkıyor. Basın yayın üzerindeki sansürden dolayı yazılamayan hakikatler, sosyal medyada ilk anda doğru kanallardan dolaşıma sokuluyor.
 
'Kayyım icraatlarını herkes biliyor'
 
Kayyım icraatları her geçen gün vehameti artırıyor. Taziye Evi ülkü ocaklarına devredildi. Yani daha önce Celalet Ali Bedirxan’ın Kütüphanesi yıkılmıştı. Vali Fuat Atik o zaman İstiklal Marşı’yla, Erdoğan ve Soylu fotoğraflarıyla, büyük bir fetihle gidip belediyeye oturmuştu. Şimdi bunu kurt işaretli semboller asarak, taziye evini ele geçirdiler. Nasıl bir ele geçirmesi bunu kamuoyunun takdirine sunuyoruz. Aslında ne Siirt ne Siirt’in kurumları ne belediyesi bunlara ait değil. Diğer bir mesele burada halkın belediye başkanı olmayacaklarını, olamayacaklarını ilk günde söylemiştik. Bugün de söylüyoruz. Belediye binasına bayrak asmakla, İstiklal Marşı okumakla, şimdi halkın ölüleri için yas tuttuğu bir mekanın bir ganimet gibi peşkeş çekilmesi takip ediyor. Yüksekova'da su verilmiyor. Kayyım belediyesi yurttaşları canından bezdirmek dışında hiç bir şey yapmıyor. Bu açık bir cezalandırmadır, kayyım bu ayıba bu yalana hırsızlığa çare bulacağına çıkıp şunu söyledi. 'Çok su kullanılıyor.' Ondan böyle, çalışıyor ilçeyi 20 yıl borçlanmış, bahçeler sulanıyor diye. Yani yeni kayyım bir yıl geçmeden 300 milyon üzeri borç yapmış bu para nereye harcandı ne yapıldı kimler yedi soruyoruz."