Tarihsel bağlamından koparılan ‘nomos’

  • 09:04 23 Ağustos 2020
  • Güncel
Dîcle Demhat
 
KOBANÊ - Kapitalist devlet yapılanmasının körüklediği erkek şiddeti günümüzün en büyük sorunu. Tarihsel bağlamından koparılan “namus” adı altında işlenen kadın katliamlarının çözümü ise PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın “Kadın özgür olmadan toplum özgür olmaz” belirlemesinde.
 
Günümüzde yaşanan kadın katliamlarının birçoğu “namus” olgusu adı altında yaşanıyor. Kökeni Antik Yunan’a dayanan ve “kurucu yasa” anlamını taşıyan nomos, tüm kavramların zamanla aşınmaya uğradığı gibi kendi öz anlamından uzaklaştırıldı. Nomos zamanla “namus” olarak kalıplaştırıldı ve bu kavram kadın şahsında “iffetini koruma” anlamında kullanılmaya başlandı. PKK Lideri Abdullah Öcalan, kavramların yeniden ele alınması gerektiği tezini savunurken, namusu da “Öz bilinç ve öz irade” şeklinde ifade ederek kadınların özgürleşmesi için, töre ve namus cinayetleri, tecavüz, aile içi şiddet gibi konularda öz savunmalarını yapması gerektiğini vurguluyor. Oxford sözlüğünde namus, “ahlaki olarak doğru olanın bilinmesi ve uygulanması yetisi” olarak tanımlanıyor. Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğünde ise “toplumun ahlak ve değerlerine bağlılık, iffet, dürüstlük, doğruluk” şeklinde geçiyor.  
 
Namus adı altında kadınlara ölüm reva görülüyor
 
Toplumlarda kadının “şeref” ve “namus” olarak görülmeye başlanması beraberinde baskıyı ve kadının iradesizleştirmesini getirdi. Namus adı altında kadınlar “özel alan” adı altında evlere kapatıldı, susturuldu, iradeleri dışında evlendirildi, tecavüze ve şiddete uğradı, son kertede ise toplumdan soyutlandı. Bunun akabinde kadınlara ölüm reva görüldü ve her gün yüzlerce kadının katledilmesine seyirci kalındı. Bazı kadınların isimleri ve sesleri bile hiç duyulmadan katledildi.
 
Kadın kimliğinden uzaklaştırılıyor
 
Günümüz erkek egemen kapitalist sistemde kadına çocuk doğurma ve ücretsiz ev işçiliği dayatılıyor. Birçok kadın köle olarak çalıştırılıyor, hem fiziki hem de psikolojik şiddete maruz kalıyor, erkeğin baskısı altında bir yaşam sürmeye yönlendiriliyor ve yaşamda parçalanarak kimliğinden uzaklaştırılıyor. Erkek açısından kadın sahiplenilmesi gereken zayıf bir varlık, onu tek başına ele almama durumu mevcut. Kadın kendi kimliğinden ziyade babası, evli olduğu erkek, kardeşi veya çocuğu üzerinden tanımlanıyor. Bu durum kadının “namus” olarak görülmesinin de önünü açıyor.  
 
Kavramsal gelişmeler
 
Kadın katliamları salt bir cinayet veya ölüm olarak değil kavramsal olarak da 19’uncu yüzyıldan sonra tartışılmaya başlandı. 1801 yılında John Corry ilk kez “kadının öldürülmesi”nden söz ederken, 1848’de Anglo-sakson hukukunda “kadın katili” kavramı kullanıldı. Feminist yazar Diana E.H. Russell ise 1976 yılında femicide yani kadın cinayeti kavramını tanımlayan ilk kişi oldu. Femicide kavramı “kadınların erkekler tarafından kadın oldukları için öldürülmesi” olarak tanımlanıyor. Günümüz kadın hareketleri “kadın cinayeti”, “femicide” ve “kadın katliamı” kavramları üzerinde yoğunlaşarak, kadınların cinsleri üzerinden öldürüldüklerini savunuyor.
 
Uluslararası sözleşmeler
 
Günümüzde uluslararası imzalanan sözleşmelerle kadınların sahip olduğu haklar güvence alıntına alınmış ve erkek şiddetinin önüne geçmek amaçlanmıştır. 1979 yılında Birleşmiş Milletler’de imzalanan “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (Convention on The Elimination of All Forms of Discrimination Against Women- CEDAW)- (189 ülke taraf), 15-26 Temmuz 1985 tarihlerinde Nairobi’de Kadın İçin Eşitlik, Kalkınma ve Barış konularında Birleşmiş Milletler Kadın On Yılının Başarılarının Gözden Geçirilmesi ve Değerlendirilmesi konusunda gerçekleştirilen Üçüncü Dünya Konferansı’nda 157 ülkenin resmen temsiliyle “Kadının İlerlemesi İçin Nairobi İleriye Yönelik Stratejileri” belgesi, 20 Aralık 1993 tarihinde oylamaya başvurulmaksızın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen “Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge”, 4-15 Eylül 1995 tarihlerinde Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey’in kararıyla Pekin’de gerçekleşen Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nda 189 ülkenin temsilcileriyle “Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu” isimli iki belge ve 11 Mayıs 2011’de imzaya açılan ve 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Sözleşmesi” diğer adıyla İstanbul Sözleşmesi bu sözleşmeler arasında. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddetin önlenmesine karşın devletlere sorumluluklar yükleyen en önemli sözleşmelerden biridir. Sözleşme şimdiye kadar 45 ülke tarafından imzalanmıştır.   
 
Kadınlar için alternatif demokratik ulus modeli
 
Bu sözleşmelere rağmen dünyada erkek şiddetinde ciddi artışlar gözlemlenirken, en büyük etken ise devletlerin sözleşmelerin gerekliliklerini yerine getirmemesinden kaynaklanıyor. Yine erkeklerin sırtını dayadığı kapitalist devlet yapılanmaları da şiddeti körükleyen başka bir etken olarak karşımızda duruyor. Alternatif olarak Abdullah Öcalan’ın “Kadın özgür olmadan toplum özgür olamaz” belirlemesinden yola çıkarak önerdiği demokratik ulus paradigmasında kadınlara misyonları hatırlatılıyor ve erkek şiddetine karşı öz savunma, toplumsal ve siyasal yaşamda da eş yaşam ve eşbaşkanlık modeli sorunlara çözüm olarak sunuluyor.
 
En büyük mücadele zihniyet yapılanmasıyla
 
Demokratik ulus paradigması çerçevesinde şekillenen Kuzey ve Doğu Suriye’de de kadın katliamları ve erkek şiddetiyle mücadele ediliyor. Aşiret  ve feodal zihniyet yapılanmasının hakim olduğu bölgede geleneksel toplum yapısı henüz tamamıyla değiştirilmiş değil. Burada kadınlar devrime öncülük ederken, en büyük mücadeleleri zihniyet yapılanmasına karşı. Bölgede kadın katliamları ve intihara sürüklenmelerin önü tam anlamıyla alınmasa da devrimin ve demokratik ulus paradigma inşasının etkilerini ciddi oranda görmek mümkün.