Feminist Ruth Bader Ginsburg’dan yaşam üzerine düşünceler

  • 18:58 23 Eylül 2020
  • Güncel
Geçtiğimiz günlerde  yaşamını yitiren dünya ve ABD gidişatında çok önemli figürlerden Ruth Bader Ginsburg 1993’ten beri ABD Yüksek Mahkeme yargıcıydı. Daha önce bir versiyonu R.B.G.’s Advice for Living’de yayınlanmış, feminist ikon #NotoriousRBG’nin kendi sözlerinden bir bölümünü Çatlak Zemin için Füsun Baytok çevirdi.
 
Ruth Bader Ginsburg “Hep yargıç olmak mı istemiştiniz?” ya da daha da yükselterek “Yüksek Mahkeme yargıcı olmayı mı istiyordunuz?” Mahkemede ziyaretime gelen okul öğrencilerinin en çok sorduğu sorudur bu. Bu soru, sağlanan büyük ilerlemenin bir göstergesidir. Bugünün gençleri için bir kız çocuğunun yargıç olmayı hayal etmesi hiç de garipsenecek bir şey değildir. Eski günlerle, benim hukuk fakültesine girdiğim 1956 sonbaharındaki durumla karşılaştıralım. O zaman Amerika Birleşik Devletleri’nde hukuk mesleğini seçmiş kadınların sayısal oranı yüzde üçün altındaydı ve bir federal temyiz mahkemesinde görev yapan sadece tek bir kadın vardı. 
 
Bugün ise ülkedeki hukuk fakültesi öğrencilerinin yaklaşık yarısı, ülkedeki federal yargıçların üçte birinden fazlası da kadın ve bunların arasında Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi kürsüsünde yerlerini alan üç de kadın bulunuyor. Ülkede hukuk fakültelerinin yüzde 30’undan fazlasında dekanlar kadın ve Fortune dergisinin ilk 500 listesindeki şirketlerin yüzde 24’ünde kadın hukuk danışmanları görev yapıyor. Uzun yaşamım boyunca büyük değişimlere tanık oldum. 
 
1960’lı yılların sonuna kadar toplum onların talebini dikkate almaya hazır değildi 
 
Birleşik Devletler’de, yasama meclislerinde ve mahkemelerde, kadınlarla erkeklerin eşit yurttaşlık haklarını temel bir anayasal ilke olarak başarılı bir biçimde savunmanın ilk kez mümkün hale geldiği zaman yaşadığım ve avukat olduğum için ne kadar şanslıyım. Aralarında ilgi duyan erkeklerin de bulunduğu feministler kuşaklar boyunca işte tam bunun için mücadele ediyordu. Ne var ki 1960’lı yılların sonuna kadar toplum onların talebini dikkate almaya hazır değildi. 
 
Peki, kız ve erkek çocuklarımızın, önlerinde hiçbir yapay engel olmadan yetenekleri çerçevesinde hedeflerine ulaşabilmeleri için gösterilen çabaya benim de katılabilmemi sağlayan ne olmuştu? Öncelikle bana örnek olarak, okumayı bir keyif haline getiren; sürekli “bağımsız” olmamı, karşıma çıkabilecek güçlükleri savuşturabilme yeteneğine ulaşabilmemi salık veren bir anneye sahip olmak. 
 
İkinci olarak, yetişme çağımda beni etkileyen ya da teşvik eden öğretmenler. Cornell Üniversitesi’nde Avrupa edebiyatı hocam olan Vladimir Nabokov okuma ve yazma şeklimi değiştirdi. Kelimelerin resim çizebildiğini ondan öğrendim. Bana, doğru sözcüğü seçip kelimeleri doğru sıralamanın, bir imgeyi ya da bir düşünceyi iletmede muazzam bir fark yaratabileceğini gösterdi. 
 
Mezun olduğumda 4 yaşında bir çocuk sahibiydim
 
Columbia Hukuk Fakültesi’nde, anayasa hukuku ve federal mahkemeler hocam Profesör Gerald Gunther, o zamanlar ciddi bir engel olarak görülen bir duruma rağmen beni federal mahkeme katipliğine yerleştirmekte kararlıydı. Şöyle ki, mezun olduğumda dört yaşında bir çocuk annesiydim. Profesör Gunther kahramanca mücadele ederek bu hedefinde başarıya ulaştı. 
 
Dinleyiciler önünde konuşurken bana sıkça sorulan sorulardan biri de şu: “Bize verebileceğiniz bir öğüt var mı?” Evet var. Pratik zekalı kayınvalidemin düğün günümüzde bana verdiği öğüt: “İyi bir evlilik için bazen biraz sağır olmak faydalıdır.” Bu tavsiyeyi özenle uyguladım ve sadece 56 yıllık emsalsiz evlilik ortaklığımızda da değil. Yüksek Mahkeme de dahil olmak üzere bulunduğum her iş yerinde uyguladım. Düşüncesizce ya da kabalıkla bir söz sarf edildiğinde en iyisi kulağını kapatmaktır. Öfkeyle ya da kızgınlıkla tepki göstermek kişinin ikna kabiliyetini artırmaz. 
 
Kayınpederimin verdiği öğüt de işime çok yaramıştır. Bunu bana, kocam Marty, Oklahoma’da askerlik görevini yaparken 1954 ile 56 yılları arasında boşta geçen zamanımda söylemişti. 1954 yılı sonunda hamile olduğum kesinleşmişti. 1955 Haziran’ında üç kişi olmayı bekliyorduk ancak ben, sonraki yıl bakıma muhtaç bir bebekle hukuk fakültesine başlama konusunda endişeliydim. Kayınpederim şöyle dedi: “Ruth, eğer hukuk fakültesine başlamak istemiyorsan geçerli bir sebebin var. Bu seçimi yaparsan kimse seni küçümsemeyecektir. Ama eğer gerçekten hukuk okumak istiyorsan, kaygılanmayı bırakıp çocukla okulu bir arada yürütmenin yolunu bulmalısın.” Ve biz de, okulda dersim olduğu günlerde çocuğa bakacak bir dadı bularak bu öğüdü yerine getirdik. 
 
Jane’in uyku saati geldiğinde, yenilenmiş bir istekle hukuk kitaplarıma dönerdim
 
İş-yaşam dengesi çocuklarımızın küçük olduğu yıllarda henüz bulunmuş bir deyim değildi, ama bu kavram benim zamanı bölüştürme deneyimimi çok iyi anlatıyor. Hiç kuşkum yok ki hukuk fakültesindeki başarım büyük ölçüde bebek Jane’in varlığından kaynaklandı. Bir yandan saat 16’ya kadar derslerime devam edip gayretle çalışırken, Jane’e ayırdığım sonraki saatlerde birlikte parka gidiyor, oyun oynuyor, şarkı söylüyor, resimli kitaplara bakıyorduk; onu yıkıyor, besliyordum. Jane’in uyku saati geldiğinde, yenilenmiş bir istekle hukuk kitaplarıma dönerdim. Yaşamımın her bölümü diğerinden uzaklaşma imkanı sağlıyor, bu da bana bir dengeleme duygusu kazandırıyordu ve sadece dersleriyle meşgul olan sınıf arkadaşlarım bundan yoksundu. 
Hayatta şansım oldukça yaver gitti sayılır ancak bu açıdan hiçbir şey Martin D. Ginsburg’la yaptığım evlilikle kıyaslanamaz. Çok akıllı, coşkulu, sevgi dolu eşimi anlatmaya yetecek kelime bulamıyorum. Daha evliliğimizin başlarında benim yemek pişirmeye pek yatkın olmadığımı anlamıştı. Böylece Marty mutfağı kendi egemenlik alanı haline getirerek evimizin baş aşçısı oldu ve yemeği seven çocuklarımızın (1965 yılında oğlumuz James doğunca dört kişi olmuştuk) sonsuz takdirini kazandı. Marty oğlumuzun doğumu sürecinde bana koçluk yaptı, yazdığım makale, konuşma, dava özeti taslaklarının ilk okuru ve eleştirmeni oldu ve uzun süren iki kanser hastalığım boyunca hastanede ve dışarıda hep yanımdaydı. Ve o olmasaydı Yüksek Mahkeme’de bir sandalyem de olmazdı desem bir sırrı açıklamış sayılmam. 
 
O zaman Beyaz Saray hukuk danışmanı olan Ron Klain 1993 yılında aday gösterilmemle ilgili olarak şöyle demişti: “Kesinlikle ve açıkça söylüyorum ki Yüksek Mahkeme adaylığı için her halükarda Ruth Bader Ginsburg seçilmeliydi ama eğer eşi onun aday gösterilmesi için elinden gelen her şeyi yapmasaydı yine de Yüksek Mahkeme’ye seçilemezdi.” 
 
Bu “her şey”in içinde bağlı olduğum eyaletin senatörü Daniel Patrick Moynihan’ın koşulsuz desteği ile hukuk akademisyenlerinin ve çalışmalarımı bilen baro üyelerinin pek çoğunun yardımlarını sağlamak da vardı. 
 
Hukukçunun yapabileceği en önemli görevdi
 
Daha önce de çeşitli defalar söylediğim gibi, 23 yıldan uzun bir süredir sürdürdüğüm bu görev, herhangi bir yerde bir hukukçunun yapabileceği en iyi ve en önemli iştir. 
 
Mahkeme’nin temel görevi federal hukuk işlemlerindeki çelişkileri gidermektir. Diğer hukukçular bir kararname ya da anayasa yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürdüklerinde Yüksek Mahkeme belirleyici karar verdiğinden, ele aldığımız konular genelde basit meseleler değildir; kesin doğru cevaplar nadirdir. Yine de birleşimlerimizde, birlikte mantık yürüterek ve dağıtılan taslak halindeki metinleri dikkatle, ayrıntılı biçimde inceleyip görüşlerimizi belirterek sonunda keskin bölünmelerden çok daha fazla görüş birliği sağlarız. 
 
Eğer yargıçlardan biri çoğunluğun yanlış düşündüğü kanısındaysa karara şerh koyarak görüşünü açıklayabilir. 
 
Önemli gördüğüm durumlarda bu hakkı diğer meslektaşlarım gibi ben de kullanırım. Önemli konulardaki ciddi anlaşmazlıklarımıza rağmen - örneğin siyasi partilerin kampanya harcamalarının denetimi, pozitif ayırımcılık, kürtaj hakkı gibi - birbirimize samimiyetle saygı gösteririz ve hatta birlikteliğimizden keyif duyarız.
 
ilerlemeden umutluyum
 
Görevimizin başarılı olması için meslektaş dayanışması çok önemlidir. Eğer uzlaşıcı olamazsak anayasanın bize verdiği görevi başaramayız. 
Sözlerimin başında kadınların mesleklerinde tanık olduğum büyük değişimlerden söz etmiştim. Buna rağmen resmin hâlâ karanlık bir yanı olduğunu görmemiz gerek. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünya genelinde yoksulların çoğunluğunu kadın ve çocuklar oluşturuyor; burada da başka yerlerde de kadınların ücretleri, benzer eğitim ve deneyime sahip erkeklerin gerisinde kalmakta; iş yerlerimiz gebeliğin ve çocuk yetiştirmenin ihtiyaçlarını gerektiği gibi yerine getirmiyor ve biz hâlâ iş yerlerinde cinsel tacizi ve ev içi şiddeti önlemenin etkili yollarını geliştiremedik. Ancak ben yine de “biz halkız” diyenlerin yeteneklerini bir araya getirme yönündeki ilerlemeden umutluyum. 
 
Bu yazının orijinali 1 Ekim 2016’da NYTimes’da yayınlandı. 
 
Çeviri: Füsun Baytok
 
Kaynak: Çatlak Zemin