Erkek-devlet şiddetinden geriye kalanlar: Göç, katliam, asimilasyon…

  • 09:04 20 Kasım 2020
  • Güncel
Dilan Babat-Hikmet Tunç
 
VAN - Koruculuk sisteminin devreye girmesiyle 90’lı yıllarda erkek-devlet şiddetinden dolayı köylerinden göç etmek zorunda bırakılan kadınlar, “Hayatlarımızı bir kamyon arkasına yükledik” diyor. 25 Kasım’a da değinen kadınlar, yaşadıkları bu erkek-devlet şiddetine karşı yan yana gelerek bu zincirin kırılması gerektiğini vurguluyor. 
 
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü yaklaşırken, kadına yönelik erkek-devlet şiddeti ve katliamlar da artarak devam ediyor. Erkek-devlet şiddetinin en yoğun yaşandığı durumlardan biri de zorunlu göç. Erkek-devlet şiddetinin en yoğun yaşandığı 90’lı yıllarda bu şiddete en fazla maruz kalan kesim ise kadınlar. “Koruculuk sistemi” ile başlayan dayatmalar sonucunda köy boşaltmalar, yakmalar, bugün de etkisini hala sürdürürken, bununla beraber dil, kültür ve yaşam tarzlarını geride bırakmak zorunda bırakılan kadınlar erkek-devlet şiddetini en derinden yaşayanlar. 
 
‘Her şeyden önemli birliktik’
 
Hakkari’nin Beytüşebap ilçesine bağlı Feraşin köyünden Van’a göç etmek zorunda bırakılan Mukadder Abi, özlemini çektiği köyüne gidemiyor. Mukadder, “Köyde içimizde bir ittifak vardı. Ekmeği olmayan komşumuzla ekmeğimizi bölüşüyorduk, evi olmayanla evimizi paylaşıyorduk. Korku yoktu, bütün köy birbirini tanıyordu. Akşamın nasıl olduğunu anlamazdık. Her şeyimiz doğaldı, kendi yiyeceklerimize kadar biz kendi ellerimizle yapıyorduk. Hastalık yoktu, 20 yılda biri ölür ya da ölmez. Bu kadar hastalık olmadığı için insanlar sağlıklı yaşıyordu. Her şeyden önemlisi birliktik. Kimse yabancı değildi, birinin derdi herkesin derdi olurdu” diyerek köydeki birlikteliğe dikkat çekiyor. 
 
‘Hayatımızı bir kamyon arkasına yükledik’
 
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi olduğu dönemde yaşamlarının “alt üst” olduğunu ifade eden Mukadder, bu süreçte karşı karşıya kaldıkları devlet şiddetini “Ne insan bıraktı ne öğrenci ne de çocuk” sözleriyle dile getiriyor. Mukadder, 90’lı yıllarda ise yaşananları şu sözlerle anlatıyor: “İnsanlar yaşatılan korkudan kaynaklı köylerini, evlerini bırakmak zorunda kaldı. Köylerini bırakmayan insanlar ise nöbet tutuyordu. Askerler köyle yaklaştığı zaman kaçarak askerlerin köye geldiklerini haber veriyordu. Bize o kadar büyük zulüm yaşatıldı ki, bu zulüm anlatılmaz. Köylerimizi bırakıp şehirlere göç etmeye başladık. Yeni bir yaşam kurmak öyle kolay değildi. Hayatımızı bir kamyon arkasına yükledik. Bir kamyon arkasına binerek bilmediğimiz bir yere gelip yaşamaya çalıştık. Hayvanlarımızı da yanımıza, kamyon arkasına yükleyerek Van’a geldik. Geldiğimizde ev yoktu han vardı. Hayvanlarımızı hana bıraktık biz de kendimize ev yapana kadar hanlarda hayvanların içerisinde kaldık.” 
 
‘Kürtlere dair ne varsa ortadan kaldırmaya çalıştılar’
 
Ulusal kıyafetleri de 80’li ve 90’lı yıllarda giyemediklerini dile getiren Mukadder aynı zamanda Kürtçeye yönelik de yoğun bir baskının söz konusu olduğunu hatırlatıyor. Mukadder şöyle devam ediyor: “Dilimiz Kürtçe olmasına rağmen, Kürtçe konuşulmasına izin verilmezdi. Biz buyduk ama onlar Kürtlere dair ne varsa ortadan kaldırmaya çalıştılar. Biz bu kadar zulüm gördük ama şimdi tek istediğimiz kadınların özgür olması. Eskiden kadınlar özgür değildi. Bir kadın tek başına bir yere gidemezdi ama şimdi kadın en azından yanında erkek olmadan bir yere gidebiliyor, ihtiyaçlarını kendi alabiliyor. Abdullah Öcalan’ın mücadelesiyle Kürtlere yapılan zulüm de görüldü. Mücadelenin sonunda kadınlar özgürlüğünü alma mücadelesine girdi. Hastaneye gittiğimde Türkçe bilmediğim için sürekli insanlar sıramı alıyordu. Ama mücadelenin sonunda hastaneye de başka yerlere de Kürtçe bilen insanlar bıraktılar. Önderliğimize minnettarız.”
 
 ‘Çocuklarım dışında alacak bir şeyim yoktu’
 
Perişan Özlü de erkek-devlet şiddetine maruz bırakılanlardan biri. Hakkari’ye bağlı Beleka (Binevş) köyünden Van’a göç eden Perişan,  topraklarını bırakmak istemedikleri için eşinin işkence ile katledildiğini söylüyor. Perişan, “Köyler yakılmaya başlandı, köylerinden çıkmayan insanlar ise işkence edilerek, ya öldürüldü ya da evleri, hayvanları yakıldı. Evim yakıldığı için çocuklarım dışında alacak bir şeyim yoktu. Çocuklarımı alarak Van’a geldim. Çocuklarımla sadece üzerimdeki kıyafetlerle burada yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Van’a gelmemize rağmen devlet yine yakamızı bırakmadı. Eşimi, işkence ile çocuklarımın gözleri önünde öldürdüler. Bu da yetmezmiş gibi çocuklarımı sürekli tutuklamaya başladılar” diye belirtiyor. 
 
‘Her zaman bitmeyeceğimizi gösterdik’
 
Van’a yerleştikten sonra karşı karşıya kaldığı zorluklardan söz eden Perişan, “Bir oğlum yıllardır zindanda, bir oğlum katılım yaptı, bir oğlum da burada değil. Hayatımın sonuna kadar ben bu dava uğruna mücadele edeceğim. Köylerimizden bizi atarak çocuklarımızı, eşlerimizi öldürerek Kürtlerin biteceğini düşündüler. Ama bizler her zaman bitmeyeceğimizi gösterdik” diyor. 
 
‘Yeni bir yaşam kurmak zor oldu’
 
Şirin Abi de, 90’lı yıllarda Hakkari’nin Kavaklı (Sere Astenge) köyünden göç ettiriliyor. “Korucu” dayatmalarına karşı olunan, olmayanın da köyde yaşamasına fırsat verilmeyerek evinin yakıldığı süreci yaşayanlardan biri olan Şirin, bu süreci şu sözlerle özetliyor: “Köylerde hayat, şimdiki gibi bu kadar zor değildi. İnsanların hayvanları vardı, hayvanlar geçim kaynaklarımızdı. Bütün yiyeceklerimizi hayvanlarımızdan köydeki topraklarımızdan elde ediyorduk. Şimdi baktığımızda bu savaş, yaşanan bu zulüm karşısında insanlar geçinemiyorlar. Şimdi belki hayat daha kolay olmuş olabilir ama insan yaşamı tehlikede. Halen zulüm devam ediyor. İnsanlar her gün ölüyor. Her evde insanların çocukları ya cezaevinde ya da öldürülmüş. Köyde seni anlayan senin dilini bilen insanlarla yaşıyorsun ama başka bir yere geldiğinde dilini bilmiyorsun, yaşamı bilmiyorsun. Bu yüzden yeni bir yaşam kurmak daha zor oldu. Göç etmek çok zor. İnsanlar aç olsun ama insanlar topraklarında olsun. Buralar insanın toprağı gibi olur mu?”
 
‘Çocuklarımızın isimleri Kürtçe ama dilleri Türkçe’
 
“Devlet kadınlar üzerinde büyük bir zulüm yaşattı” diye devam eden Şirin, “Kıyafetlerimizi giydiğimiz gibi hedef haline getiriliyorduk. Bu kadar zulmün karşısında ne dilimizi ne de kültürümüzü bırakmamalıyız. Burada en büyük iş annelere düşüyor. Bizler bu kadar zulmü dilimiz için yaşadık. O yüzden çocuklarımızın asimile edilmesine izin verilmesin. Çocuklarımızla Kürtçe konuşsunlar yoksa dilimiz unutulur gider. Çocuklarımızın isimleri Kürtçe ama dilleri Türkçe. Anneler kültürlerini ve dillerini bırakmasınlar. Dilimiz de kültürümüz de giderse bizden ne kalacak geriye. O zaman bunca zulüm neden yaşanmış olacak?” diye sorarak anadilin önemine dikkat çekiyor. 
 
‘Kadınların bu kirli zinciri kırmalı’
 
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ne değinen Şirin, sadece 25 Kasım’da değil,  her gün kadınlar üzerinde yürütülen politikalara karşı kadınların yan yana olması gerektiğini vurguluyor. Şirin, “Bütün kadınlar artık bir araya gelmeli ki bu kirli zincirin kırılması gerekir. Kadın özgürleşmeden yaşam özgürleşmez. Bu yüzden kadınların kendi hakları için ayağa kalkması gerekir. Kadınlar, her alanda büyük bir zulüm görüyor. Devlet tarafından, erkek tarafından evde, her yerde kadınlar üzerinde yürütülen kirli politikalar var. Buna artık yeter demeliyiz” diye ekliyor.