Özsavunmanın direği: Duygusal özsavunma

  • 09:04 13 Kasım 2020
  • Jineoloji Tartışmaları
“...her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.”  
 
Elif Mercan
 
“Savunma duruşu” doğada ve toplumda özsel, içsel bir durum olarak her zaman vardır. Canlılık, bu durum olmadan ifade edilemez. Çünkü canlılık bir anlamda, varlığın içinde yaşadığı ortamla çok yönlü iletişimi, etkileşimiyle mümkün oluyor. Hayatın varlığını ve sürekliliğini sağlayan bu iletişim ve etkileşimde milyarlarca yıl, akıldan önce ve hayati düzeyde his, sezgi ve duygu belirleyici olmuştur. Doğanın insana bahşettiği beş duyu ve bunlar arasında koordineyi sağlayan duygusal zekâ “savunma duruşunun” temeliyse bunları kullanma yeteneğini, bunun farkındalığını kaybetmek, köreltmek bu temeli dinamitlemektir. Bugünkü toplumların ve bireylerin yaşadığı özsavunmasızlık öncelikle bu dinamitlemenin sonucudur. Doğru, yıkılmaz ve yenilmez bir özsavunmayı yeniden yaratabilmenin ilk adımları, bu dinamitlemenin gerçekleşme öyküsünü bilmekle atılacaktır. 
 
İnsan toplumlarının özsavunmasında ilk gediklerden biri, duygusal zekâdan kopuk ve ona karşı konumlandırılan analitik aklın gelişimiyle açıldı. Toplumun ahlaki ve politik dokusunun bu gedikle tahrip olmaya başladığı temel bir hakikattir. Bunun bize öğretmesi gereken bir diğer hakikat, duygu gücünün, duygu yüklü, hisli ve sezgili zekânın bireyin ve insan toplumunun özsavunmasının temel harçlarından olduğudur. Pek çok duygu ve hissin “yaşamın farkını hatırlatan” güçleri vardır. Bu duygular bize yaşamın sürdürülebilirliğini veya sürdürülemezliğini hissettirir. Bu hisler, toplumsal yaşamda aksayan ya da doğal akışında ilerleyen, güçlenen ya da zayıflayan olguları zamanında fark etmemizi sağlar. Bu fark ediş bize, toplumsal yaşamımızı ve onunla son derece bağlantılı olarak ekolojik yaşamı özgürlük temelinde düzenleme şansı verir. Bu şans aynı zamanda özsavunma mekanizmalarımızı koruma, geliştirme, yenilmez ve kırılmaz kılma şansıdır. 
 
Ulus devletin analitik aklı, toplumların zihniyet dünyaları kadar duygu dünyalarına da sürekli kendi çıkarlarına uygun formlar aşılar. Bu dünyaları, çarpık, hastalıklı duygu bombardımanına tabi tutar. Askerliği, okulu, endüstrileşmiş sanat ve sporu, hastaneleri, zindanları, politik ve diplomatik kurumları ve daha pek çok kurumu kullanarak toplumun ve bireyin duygu dünyasını tek tip kılmaya çalışır. Kendini adeta toplumun ve bireyin beynine ve duygu dünyasına işler. Doğal duygu gücüyle, toplumsal vicdanla bağını yitiren ulus devlet toplumların duygu gerçeğini asla göz ardı etmez. Bunu son derece dikkate alarak bu gerçeği sürekli yönlendirmeyi, istismar edip kullanmayı, özünü tahrip edip bozmayı hedefleyen politikalar üretir. Bu nedenle toplumun doğal duygu dünyalarına sirayet etmeyi, o doğal duyguların yerine kendi çıkarları temelindeki duyguları inşa etmeyi en temel faaliyet belirler ve yürütür. Bu faaliyeti; toplumların ve bireylerin özsavunmasını kırma ve dağıtma, yok etme olarak adlandırabiliriz. Bir toplumun doğal duygu dünyasında korku hâkim değilken, kapitalist uygarlığın temel formu olan ulus devlet, birçok kontra faaliyeti ile korkuyu toplumun temel duygusu kılabilir. Faşizm örneğinde bunu somut örneklerle yaşadık değişik ülkelerde ve bugün Türkiye’de yaşıyoruz. Teslimiyet duygusunu tanımayan toplumlar, uzun süreli ve hedefli politikalarla teslimiyet duygusuna sahip kılınabilir. Çünkü toplumsal gerçekliklerin inşa edilebilir bir doğası var. Gözlem yeteneklerimiz devletçi uygarlık ve iktidarcı odaklar tarafından şaşırtılmış, çarpıtılmış ve kayba uğratılmış olduğundan, biz bu esnek doğanın farkındalığını da yitirmişiz önemli oranda. Bu farkındalığı yeniden kazanabilirsek özsavunmada bu doğayı doğru, iyi ve güzel duygular temelinde sağlıklı oluşturmayı başarabiliriz. Bu gerekliliğin farkına varmak, zihinsel olduğu kadar duygusal eğitimle mümkün olur. Duyguların eğitimi, demokratik ve özgür toplumu hedefleyen tüm toplumların ve onların bireylerinin asli görevidir. Özsavunmanın kapitalist modernite eliyle nasıl yıkıldığını ve toplumsal varoluşun olmazsa olmazı olarak yeniden nasıl inşa edileceğini önemseyen ve gündemine alan her toplum, kendi varoluşuna ilişkin ortak iyi, doğru, güzel düşünce ve duygu dünyasını geliştirmeyi hedeflemelidir. Bilimle, felsefe ve sanatla, bu alanlarda gerçekleştireceği devrimlerle toplumlar, zihniyet ve duygu dünyalarını yeniden yaratmak zorundadır. Çünkü toplumsal doğa ve birinci doğa, son derece güçlü olan, hisli, sezgili ve duygulu aklın eseridir öncelikle. Varoluşunda, varlığını sürdürmesinde ve korumasında yine bu varlığa yöneltilen tehditlere cevap oluşturmasında duygusal emek her zaman belirleyici olacaktır. 
 
Toplumsal ve bireysel bazda duygusal özsavunma gücünü tanımlamamız, bilince çıkarmamız, geliştirip yaşamsal kılmamız olmazsa olmaz kabilinden sorumluluklardır. Bunu nasıl başaracağız? Duygusal özsavunmalarımızın kimler eliyle nerelerde, nasıl kırıldığını, teslim alındığını veya yok edildiğini öğrenmemiz ilk adım olabilir. Bu kararlılığı kazanacak olan ve topluma da kazandıracak olan temel toplumsal dinamikler kadınlardır. Kadın özgürlük mücadelelerinin özsavunmada boşluk bıraktığı ve kadına karşı kullanılan yönleri görmemiz önemlidir. Bu anlamda mevcut kadın özgürlük hareketlerinin liberalizmden ne kadar kopuşu gerçekleştirdiklerini, sistem karşıtı güçler olmayı başarıp başarmadıklarını sosyolojik olarak analiz etmemiz elzem bir ihtiyaçtır. Kadınlar olarak özgürlük adına attığımız adımların, kurduğumuz örgütlenmelerin sistem içi mi sistem karşıtı mı olduğu konusunda kendimizi yanıltmamamız önemlidir. Yanılmak ve yanıltmak ise özsavunmamızı kırdırdığımız temel zaafımızdır. Bu zaaflarla, alışkanlıklarla bağlarımızı çözüp attıkça kadın düşmanı kapitalist uygarlığı ve moderniteyi daha güçlü çözümleyebiliriz. Bu çözümlemeyi derinleştirdikçe ve yaşama uyguladıkça kadının, toplumun özsavunmasını güçlendirdiğimizi yaşam bize gösterecektir. “Kadının duygusallığı, evrensel oluşum diyalektiğinden aşırı sapmamasından ileri gelmektedir.” Tespitindeki derin hakikat, duygusal özsavunmamızı örmede, toplumun özsavunma duruşuna öncülük eden biz kadınlara rehberlik edebilir. Bu tespit evrensel oluşumun diyalektiğindeki duygu-duygusallık oranının ne kadar hayati olduğunu kavramamızı sağlar. Kadın, evrensel oluşum diyalektiğinden tümden kopmadığı için, toplumun özsavunmasını sağlam örecek duygu dünyalarını yeniden kazanmasına öncülük yapabilecek en sağlam toplumsal dinamiktir hala. Bu nedenle evrensel ve toplumsal oluşumun diyalektiğine karşı sorumlulukları daha fazladır. Evrenin ve toplumun kimyasında duygu güçlüdür. Sezgi ve his güçlüdür. Bunlarla örülen her oluşumun özsavunma duruşu yıkılmazdır. Kadın sezgi gücüyle ve duygusal zekâsıyla bu hakikatin farkındadır. Bu hakikatten uzaklaşmamak için sürekli direniş halindedir. 
 
Sevmeyi bilmek, onu öğrenmekle olur. Sevmeyi öğrenmeye zaman ayırmak ve emek vermek gerekir. Sevmeyi, bir sanat olarak ele alıp emek vermeye değer görmeliyiz. Çünkü sevmeyi öğrenmek ve sevebilmek, kendi öz varlığına karşı duyarlılık ve saygı demektir. Bizler sevmeyi bilen bireyler ve toplumlar olabilseydik, özsavunmamız asla bu kadar zayıflamazdı, yaralanmazdı, dağılma ve yıkımla karşı karşıya kalmazdı. Birey bazında benmerkezcilikte ve bencillikte, toplum şahsında milliyetçilikte ve şovenizmde olduğu gibi sevgi çarpıtılmış, içi boşaltılmış, katledilmiştir. Kendine, toplumuna ve içinde yaşadığı doğaya karşı yaşanan sevgisizlik, özsavunmayı kıran en temel durumdur. Sevmeyen saygı duymaz ve varlığı için canla başla mücadele etmez ne şahsı için ne toplumu için ne de dünyası için. Doğadaki tüm canlıların hatta canlılığın temel taşları olan elementlerin bile sevgi ve şefkatin hâkim olduğu ortamda farklı şekillendiklerini ortaya koyan bilimsel deneyler yapılmıştır. Su moleküllerinin sevginin, pozitif enerjinin hâkim olduğu ortamlarda normal şekillerinde olduğu, ama nefret, öfke ve kızgınlık gibi negatif enerjinin hâkim olduğu ortamlarda bozuk-çarpık şekilli oldukları bu deneylerle ispatlanmıştır. Sevginin kendisi de pozitif ve yapıcı tüm duygular da sonuçta bir enerji şeklidir, etrafına yansır, etkileşime girer ve hem değişir hem değiştirir. Nefret ve kin de negatif bir enerji olarak aynı etkiye ve doğaya sahiptir. İnsan kendi doğasına, toplumun ve birinci doğanın özelliklerine çok fazla yabancılaştığı için bu yaşamsal bilgilerden kopmuştur. Bunun kendisinin bile tek başına özsavunmanın temel zaaflarından birini oluşturduğu bilgisinden de koptuğu için sevginin özsavunma gerçeğindeki yerinin farkında değildir. Gerçekten seven ve sevilenlerin özgüveni, öz gücü ve öz eylemi son derece güçlüdür. Bu bireyler için de toplumlar için de böyledir. Bu durum öz savunmayı sağlam kılan temel hakikattir.