Sakine’nin yürüyüşü, Rojbin’in gülüşü, 9 Ocak ve ihmaller

  • 09:05 9 Ocak 2018
  • Kadının Kaleminden

 

“Uyandım ve aşağı indim… O zaman anlattı olan biteni ve haberler için Paris'e gitmem gerektiğini söyledi. Hiç açmadığım valizim ile tekrar Paris'e gittim.  O günden beri her yolculuktan döndükten sonra ilk işim valizimi boşaltmak olur.”
 
Heval Nesrin Aslan 
 
Paris'te üç Kürt kadın devrimcinin suikast ile katledilmesinin üzerinden beş yıl geçti. Sakine Cansız, PKK'nin kurucuları arasındaydı. Fidan Doğan Kürt özgürlük hareketinin diplomasi çalışmalarının önemli isimlerindendi. Leyla Şaylamez ise gençlik hareketi üyesi idi. Katliam, Kürt halkını şoke ettiği kadar da infial yarattı. O gün tüm Avrupa'dan hatta Kürdistan'dan on binlerce kişi Paris'e akın etti.
 
Rojbin’e ulaşamamıştı… 
 
O gün ben de Paris'teydim ve katliamından bir kaç saat sonra oraya bir kaç yüz metre uzaklıktaki Gare du Nord'dan trene binerek Brüksel'e gelmiştim. Kadınlarla Kürt Halk önderi Abdullah Öcalan'a dönük tecride ilişkin röportaj yapıyordum ve işimiz uzamıştı. İşim uzadığı için arkadaşım Hevi ile buluşup Paris'i gezme planını iptal ettim. Oysa bir gün önce Paris'i gezme planını yaparken "Rojbin'e de sorayım belki o da gelir" demişti Hevi. Ancak o gün bir türlü Rojbin'e ulaşamamıştı...
 
Benim çocukluk arkadaşım!
 
Rojbin, benim için Fidan, çocukluk arkadaşım… İkimizde Fransa'nın aynı bölgesinde büyümüştük, aynı folklor ekinlerinde yer almış, aynı eylemlere katılmıştık. Benden bir kaç yaş küçüktü Fidan. Onu hep gülerken, güldüğünde kafasını eğerken hatırlıyorum. Özgürlük mücadelesine katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Hiç böyle bir düşüncesi olduğunu paylaşmamıştı. O zamanlar çok içine kapanıktı. Ondan sonra uzun süre görmedim onu. 
 
İkna eden sözcükleri vardı
 
Yıllar sonra Paris'te gördüğümde incelmiş, güzelleşmiş ve kendine özgüveni artmış bir genç kadın ile karşılaştım. Artık Fidan değil de Rojbin vardı karşımda. Fransızcası çok iyidi ve yüzünden eksilmeyen gülüşü ile tüm kapıları açma kapasitesine sahipti. Kimse onun ikna edici ve ısrarlı gülüşü karşısında uzun süre dayanamazdı. Diplomaside de oldukça başarılıydı. Onu Avrupa'da tanımayan parti temsilcisi,  parlamenter yoktu. Herkesin kapısını çalan ve herkesin anlayacağı dilden konuşurdu. Rojbin'in insanı ikna eden sözcüleri vardı...
 
‘Ah’ demeyen kadın
 
Sakine Cansız'ı ilk gördüğümde ise çok şaşırmıştım. Benim için bir efsaneydi... Amed zindanında zulme boyun eğmemiş, tüm işkencelere karşı bir kez olsun 'ah' dememişti. Hatta çocukken direngenliğinden ona "Cansız" denildiğini düşünüyordum. Çok sonraları soyadının Cansız olduğunu öğrendim.
 
Hep gururla yürürdü
 
Sakine Cansız, güzelliği ile büyüleyen bir kadındı. İnsanı en çok etkileyen yani ise asaletiydi. Sigara içilmesinde nefret eden, sabahın ilk ışıklarıyla nerede olursa olsun spor yapan, sağlığına dikkat eden bir kadındı. Hayatı o kadar çok seviyordu ki, uzun süre yaşamını yitirdiğine inanamadım... Hep başı dik, gururla yürürdü. Daha sonra onun o asaletinin, yürüyüşünün biz kadınların hayatta durmamız gereken noktaya işaret ettiğini anladım. Onun o başı dik, gururlu ve de onurlu yürüyüşü biz kadınların nasıl bir duruşa sahip olmamızı gerektiğinin mesajını veriyordu.  Yani hayatta ne ile karşılaşırsak karşılaşalım, başımızın her zaman dik, inandıklarımızdan taviz vermememiz gerektiğini söylüyordu Sakine Cansız... En son gördüğümde beyaz bir buluz vardı üstünde. Ne kadar da yakışmıştı ona beyaz, güzel yüzüne güzellik katmış, adeta bir tanrıçayı andırıyordu... Aklımda ve yüreğimde hep öyle kaldı, sanırım hep de öyle kalacak...
 
Artık her yolculuktan sonra… 
 
Maalesef Leyla Şaylamez'i hiç görme sansına sahip olmadım...9 Ocak 2013'te öğleden sonra terk ettiğim Paris'e bir kaç saat sonra 10 Ocak günün ilk saatlerinde geri döndüm. O zaman eve geç ulaşmıştım. Valizimi hiç açmadan uyudum. Ertesi sabah saat kaçtı, hiç hatırlamıyorum. Ev arkadaşım Gülistan, “Heval uyanır mısın” sesi ile uyandım. İlk refleksim camdan dışarı bakmak oldu, zifiri karanlık...  İlk aklıma gelen kardeşim oldu. İlk söylediğim söz ise “Kardeşime ne oldu?" sorusu oldu. Çünkü büyük bir felaket olmasaydı, gece yarısı ev arkadaşım gelip beni uyandırmazdı. "Ne olmuştu?" "Kardeşine bir şey olmadı, ama uyanmalısın" dedi.  Uyandım ve aşağı indim… O zaman anlattı olan biteni ve haberler için Paris'e gitmem gerektiğini söyledi. Hiç açmadığım valizim ile tekrar Paris'e gittim.  O günden beri her yolculuktan döndükten sonra ilk işim valizimi boşaltmak olur. 
 
Kafamda soru işareti kaldı 
 
10 Ocak sabahı Brüksel'den Paris'e giden ilk hızlı trene bindim. Trenden iner inmez daha bir kaç adım atmadan aniden önümü 3 sivil polis kesti. "Nereden geliyorsunuz?" diye sordular. "Brüksel'den" dedim. "Peki neden geldiniz?" diye devam etti polis. Ben de "Fransızım, ülkemde istediğim gibi dolaşma hakkına sahibim" dedim. Polis yüzüme baktı, kimliğimi bana geri verdi. Ama 500'den fazla yolcunun olduğu trende sadece benim önümü kesip, kimlik kontrolü yapmaları kafamda hep bir soru işareti olarak kaldı.
 
Ve tüm gözyaşlarım… 
 
Katliamın yaşandığı Enformasyon Bürosu Nord istasyonuna çok yakın. Trenden indikten beş dakika sonra büronun önüne ulaştım. Saat sabahın 7'si olmuştu ve büronun önü çok kalabalıktı. Gözüm tanıdık birini aradı. Bir kapının eşeğinde Hevi'yi gördüm. Kafamı omuzuna dayadım. Ve saatlerdir tuttuğum tüm gözyaşlarım akmaya başladı. Kendime geldiğimde etrafımda onlarca canlı yayın aracı ve on binlerce insan vardı. Sloganlar hiç dinmiyordu. İlk önce Paris savcısı olay yerine geldi, arından dönemin içişler bakanı Manuel Valls... Valls onlarca kamera önünde katliamın aydınlatılacağı sözünü verdi.  Ama beş yıldır beklenen adalet gelmedi... Katil zanlısı Ömer Güney, 8 gün sonra tutuklandı.
 
Fransız polisi önemsemedi 
 
Soruşturma boyunca ciddi ihmaller yaşandı. Ömer Güney'in evine yapılan ilk baskında tutanak tutulmadı. Evde bulunan cep telefonları alınmadı. Ev arkadaşları ifadeye geç çağrıldı. Arabasında bulunan kuru temizleme fişi dikkate alınmadı. İlk yapılması gerekenler Fransız polisi tarafından nedense unutuldu, önemsenmedi.
 
Dava avukatı Antoine Comte ise Fransa istihbaratının gizli belgelerinin dosyaya dahil edilmesini talep ettiklerini, ancak güvenlik gerekçesi ile dosyaya dahil edilen bazı belgelerin kendilerine verilmediğini söyledi.
 
Fransa, Ömer Güney’i nasıl tanımaz?
 
Peki nasıl olurda dünyanın en güçlü istihbarat servisine sahip olan Fransa, Ömer Güney'in kim olduğunu fark etmez? Gece gündüz, hatta denilebilir ki hiç aralıksız sivil polislerin takibinde olan, giren-çıkanın fişlendiği Paris Kürdistan Enformasyon Bürosu önünde o gün polis olmaz? Bu mümkün mü? ... Büroya gireni-çıkanı fişleyen polis neredeydi? Katliamından bir kaç ay sonra 25 Eylül 2013'te soruşturmayı yürüten savcı Jeanne Duye'nin bilgisayarını evinden kim çaldı ve o bilgisayarda hangi bilgiler vardı?
 
Ömer Güney konuşacak mıydı?
 
Yanıtlanmayı bekleyen bir diğer soru ise Haziran 2015 tarihinde soruşturma tamamlanmış olmasına rağmen neden dava bir buçuk yıl sonraya ertelendi?
 
Peki 5 Aralık 2016'da görülmesi gereken ilk duruşma daha sonra neden 23 Ocak 2017'ye ertelendi? Neden Ömer Güney ölümünden önce kaçış planı yaptığı hastane olan Pitie-Salpetriere hastanesine kaldırıldı?  Ömer Güney'in ölmeden önce avukatına mahkemede konuşacağını söylediği doğru mu?
 
Tüm bu sorular Fransız hükümeti ve yetkililerince henüz yanıtlanmış değil. 
 
Asıl olan… 
 
Yanıtlanmaması da beraberinde pek çok yeni soruyu da getiriyor. Bu arada KCK yetkilileri yakalanan MİT yöneticilerinin üzerinde çıkan belgeler doğrultusunda katliama ilişkin yeni açıklamalar yaptı. Önümüzdeki günlerde KCK yetkililerinin yaptığı açıklama ile soruşturmanın yeni bir boyut kazanacağına kesin gözü ile bakılıyor. Ama bence asıl üzerinde durulması gereken Fransız istihbarat ve polisinin ihmalleri veya sorumluluğu...