Bayrakları değil birbirinizi sevin

  • 09:01 29 Mart 2018
  • Kadının Kaleminden

 

“Her çığlığın bir menzili var, her sokağın bir sesi olduğu gibi. Sokaklar susarsa çığlıklar nereye çarpacak? Bayrakların susturduğu bir sokağın köşesine saklanamayız. Her çığlık, her ağıt bir bayrağa çarptığında biraz daha daralır sokak, biraz daha kararır.”
 
Güneş Kara
 
Bayrakların üstümüze çöktüğü bir gecede sıkışıp kalmış gibiyiz. Hüznün, acının, nefes alamamanın, dolup dolup da taşamamanın yumrusu takılıp kaldı boğazımıza. Her soruya verecek bir cevabımız olsa da konuşmanın boşunalığında boğuluyormuşçasına içimize çekildik. 
 
Sokak başındaki bayrak, balkonlardan sarkan bayrak, arabalardaki, binalardaki, ellerdeki, tabutların üzerindeki bayrak çöküyor gözlerimize. Görmenin acı verdiği bayraklar ve bu bayrakların taşırdığı keskin karanlıkta yol bulmaya, yol almaya çalışıyoruz.
 
"Şahadet şerbeti"nin tadının sonsuzluğundan bahsedenlerin, bu tada ermek gibi bir niyetlerinin olmadığını bilmek sıkıyor yumruklarımızı. Bir de boğazından şahadet şerbeti boca edilen cansız bedenler. Bir inancın yüceliği, bir devletin bekası, tepeden tırnağa hırs kesilmiş bir muktedirin sesiyle bayrakların altına gömülen hayatların ağırlığı yoruyor varlığımızı.
 
Bayrak hangi rengi taşırsa taşısın ölümü getiriyor
 
Oluş halindeki insanlığımızla hayata tutunmaya çalışarak, ‘başkası’ndan uzaklaşıp kendimize sarılıyoruz sımsıkı. Güne başlarken, yokluğa bürülü umudu besliyor, hangi ara olduğunu bilmediğimiz bir zamanda geceyi doyuruyoruz. Gece tıka basa karanlık yüküyle/yükümüzle basıyor evlerimizi. Ölüm haberleri taşıyor dört bir yanda sallanan bayraklar. Bayrak hangi rengi taşırsa taşısın her zaman ölümü getirip koyuyor orta yerine masamızın. Bir sancının kıvrandığı sözler ediyoruz her sohbetimizde. Dostun, arkadaşın, sevgilinin eline değil acıyan sözlere değiyor her yanımız.
 
Kulağımıza sevda fısıldansın isterken…
 
Anlamdan uzaklaşmış kavramların yeni tanımlamaları yapılıyor televizyon ekranlarında. Ne için olduğu bilinen ama bilinmezden gelinen, belki bilmekten korkulan ve susulan gazete haberleri çınlıyor telefon ekranlarımızdan. Kulaklarımıza sevdalar fısıldansın isterken, sigara dumanına benzer sisler arasında kaybolup gidiyoruz. Hüzün ve keder kalıyor gülerek başladığımız her konuşmanın sonunda. 
 
Dilimiz ki, yüreğimizin sokağa açılan dış kapısı
 
Bir iç yangından bir dış yangına savrulurken aklımız, bedenimiz mora çalan bir soğukta buz kesiyor. Hiçbir sözcüğün sözüne güvenmez, hiçbir sözcüğün gücüne inanmaz bir halde susmaya ev sahipliği yapıyor dilimiz. Dilimiz ki, aklımızın, yüreğimizin sokağa açılan dış kapısı. Çelik bariyerlerle korumaya alıp, dış kapımızı çalmaya kimse gelmesin diye içeride sessizce oturuyoruz. Camlarımıza bayrak asılmasın diye kilitlediğimiz kapımıza kan döküyorlar bize sormadan. Kilidi tekrar kontrol edip daha iç odalara çekiliyoruz, parmak uçlarımızda.
 
Üşüyor, üşümüyormuş gibi yapıp kandırı(lı)yoruz
 
Bir can yangını bayraklara sardığımız bedenlerin gölgesiyle geziyor, yemek yiyor, sevişiyoruz. Ne sabah kahvesi, ne dostla içilen çay ne de sevgilinin gözleri yetmiyor bu yangını söndürmeye. Derken geliyor yeni haberler, yeni bayraklar ve yeni ölümlerle. Yetsin artık diye bakıyoruz birbirimize ve susuyoruz yine kibrimizle. Başımızın üstünde sallanan bir cellat eli gibi sallanıyor yakılıp yıkılan bir şehrin orta yerine asılan bayrak.  Kaybetmekten korkmanın çürük kokusuna bulanmış kibrimizle, olmayan benliğimize sarılıp korumaya alıyoruz kendi olamayan "kendi"mizi. Hem kimse ölmesin hem de üstümüze kar yağmasın istiyoruz. Oysa cinayet, buz gibi soğuk havalar dolduruyor evimize barkımıza. Sessizce üşüyor, üşümüyormuş gibi yapıp kandırı(lı)yoruz.
 
Bayrakları yırtıp atmak
 
Paçamıza bulaşan suç lekeleriyle basıp geçiyoruz, ettiğimiz o kocaman lafların üstünden. Yol yürümeye mecali olmayanların dağları aşması gibi cümleler kuruyoruz. Sonra sokakta havlayan bir köpeğin sesiyle ürker bir halde camları kapatıyoruz. Camları sonuna kadar açıp, üşümekse üşümek, yürümekse yürümek diye bağırmak, bayrakları yırtıp atmak, yetsin artık diye çığlık atmak geçiyor/sa aklımızdan, bu saklanış niye? Aklımızın aldığını dilimize hapsederek, hasta bir mahpus öyküsüne dönüşüyorsa yaşamak, yaşamak niye?
 
Her çığlığın bir menzili var, her sokağın bir sesi olduğu gibi. Sokaklar susarsa çığlıklar nereye çarpacak? Bayrakların susturduğu bir sokağın köşesine saklanamayız. Her çığlık, her ağıt bir bayrağa çarptığında biraz daha daralır sokak, biraz daha kararır. Keşke bayrakları bu kadar sevmesek. Sokakları sevsek, çocukları sevsek, sokakta havlayan o köpeği sevsek, uzandığımız kanepeyi, çaya karışan şekeri sevsek, ama bizi bir ustura gibi kesip biçen bayrakları sevmesek.  Olmaz mı?