30 yılın ardından gelen özgürlük: Umut olmazsa hiçbir şey olmaz

  • 09:08 3 Nisan 2019
  • Okumadan Geçme!
Bêrîtan Elyakut
 
DİYARBAKIR - Güneş Ardıç Eliuygun, 30 yıllık tutsaklığının ardından kavuştuğu özgürlüğüne rağmen içinde yaşadığı çatışmaları şu sözlerle anlatıyor: “Sohbeti seven biri olmama rağmen dışarıda sohbet edemiyordum. İçimde hep farklı bir diyalog oluyordu ya da onlarla paylaşma istemi oluyordu. Belki de bu duygu benimle ömür boyu gelecek. 30 yılı aynı mekanlarda tutsak arkadaşlarla geçirmenin etkisi hala devam ediyor.”
 
Bir insanın ömründen çalınan 30 yılın ve ardından gelen özgürlüğün kişilerde bıraktığı etkileri çok sonraki süreçlerde açığa çıkıyor. Dünyanın en uzun cezaevi sürecini yaşayan kadın tutsak olan ve 30 yılın sonunda özgürlüğüne 66 yaşında kavuşan Güneş Ardıç Eliuygun’u ilk kez tanıyacaksınız. Güneş, 30 yılın sonunda kavuştuğu özgürlüğüne rağmen biraz buruk görünüyor. Gençlik yıllarının en güzel anlarını dört duvar arasında karşılayan Güneş, Türkiye coğrafyasında yaşanan her türlü saldırı ve karşısında gelişen direnişe de tanıklık eden bir isim. Güneş ile 30 yıllık tutsaklığını, gelişen süreçleri ve bugün yaşanan siyasi atmosferi konuştuk. Bu söyleşide Güneş’in 30 yıllık tutsaklık sürecine tanıklık ederken, aynı zamanda bir insandan çalınan 30 yılın etkilerine de tanıklık edeceksiniz. 
 
* İlk olarak sizi tanıyabilir miyiz? 
 
Adım Güneş Ardıç Eliuygun, 1953 Eskişehir doğumluyum. İlkokul 4’üncü sınıfa kadar Eskişehir’de kaldım. Çeşitli sorunlar nedeniyle ailemle İstanbul’a göç ettik. Çocuklu yılarım gençlik günlerim burada geçti. Bu süreç içerisinde devrimci mücadele hareketini tanıdım. 1974 -1975 yılarında üniversiteye başladım. O sırada devrimci mücadeleye karşı büyük bir sempatim vardı. Ancak seçimimi herhangi bir örgütsel çizgi doğrultusunda yapmış değildim. Üniversite yıllarında DEV-GENÇ saflarında yer aldım. Devrimci mücadele yıllarım, Türkiye’nin bilinen politika atmosferi ve Türkiye solunun gelişimi içinde zamanla şekillendi. 2 kez cezaevine girdim. İlk tutuklandığımda yani 1982-1986 yılları arasında Askeri Metris Cezaevi’nde kaldım. 6 yıllık tutsaklığımın ardından çalışmalarıma Devrimci Sol Hareketi’nde devam ettim. Çalışmaları aktif sürdürdüğüm süreç olan 1992 yılında tekrar tutuklandım ve 30 yılın ardından tutsaklığım sona erdi. 
 
* İlk tutuklandığınız 82-86 süreçlerinde siyasi atmosfer nasıldı ve sizi bir harekette yer almaya iten neden neydi? 
 
Tutuklanmamdan çok daha önce mücadeleye katılma kararı aldım. 5 yıl bir gencin gelişimi için önemli bir süreç ve katılmamın 5’inci yılında tutuklandım. Emekçi bir ailenin kızıyım. Aile içerisinde o sınıfsal çelişkileri yaşadığım bir ortamdı. Esas olarak bunun etkisiyle hem Türkiye’de hem dünyada solun güçlü olduğu, sosyalizm prestijinin güçlü olduğu bir dönemde katılım yaptım. 68 kuşağının etkileri çok canlıydı. Yine 68’den Denizlerin, Mahirlerin etkileri Türkiye’de çok canlıydı. Doğal olarak her genç bunlardan çok etkilendi. Aynı şekilde bende etkilenerek hem de emekçi bir ailenin çocuğu olmanın verdiği etkiyle devrimci mücadele saflarında yer aldım. Bir kadın olarak yer almamdaki neden ise; toplum içerisinde kadının ezilmesi ve onun bende yarattığı çelişkiler oldu. Tabi bugün baktığımız çerçeveden kadın mücadelesine o gün bakabildiğimizi söylersem abartılı olur. Ama ben kadının bir güç olma, varlık olma, mücadele içinde kendini var etme çabası olduğuna inanıyordum. Bu bazen görülür hale gelemediği gibi, bazen de ciddi bir örgütlü güce dönüşüyor. Mücadele yılarımda kadının hep böyle bir duyarlılığı olduğunu gözlemledim. 
 
Tabi ciddi bir cinsler arası çelişkiyi fark edip bu bilinçle katılımdan söz edemeyiz. Bu nedenle yeni kuşak daha şanslı. Yani daha ciddi bir tecrübe var. Hem kadın mücadelesi anlamında hem de genel mücadele anlamında. O gün için bunlardan söz edilemez. Tabi ki onunda kendi içerisinde farklı bir güzelliği doğalığı var. Yani birçok şeyi yıllar içerisinde kendi çabanızla, birlikte oluşturduğunuz güçle öğreniyorsunuz. 
 
* Bir mücadelenin içerisinde yer almak bir kadın olarak sizde nasıl bir değişim-dönüşüm yarattı? 
 
Ben kız çocuğu olarak aile içerisinde ezilen, şiddet gören bir çocuk olarak büyümedim. Ancak toplum içerisinde kadınlara biçilen bir rol vardı. Bunu bilmek bile bir değişimin olması gerektiğini bana hissettiriyordu. Bir kadının kendi gücünün potansiyelini açığa çıkması gereğinin farkında oldum. Ama bunun çok bilinçli bir farkındalık olduğunu söyleyemem. Mücadeleye girişimle bu özgüven beni mutlu eden bir yön oldu. Bu özgüveni bazen erkek arkadaşlarla çatışarak, bazen kendi içimizde çatışarak, bazen aileyle çatışarak, bazen de toplumdaki değer yargılarıyla çatışarak zamanla öğrendim. Bir yol çiziliyor ve o yol bireyi mutlu eden bir özgüvene yol açıyor. Yıllar içerisinde kendimi tanımamla neye güç getirip-getirmediğimi daha yoğun gözlemlememe neden oldu. Öylece kendimi de tanıdım. Biz çok büyük devrimlere talip olmuş kadın ve erkeklerdik. Zaman içerisinde de bunun sloganvari bir durum olmadığını gösterdi. Yaşamın gerçekliği içerisinde birçok alanda nasıl güç olmanız gerektiğini de bu mücadeleler içerisinde öğreniyorsunuz. Bendeki değişimde mücadele içerisinde adım adım hayata geçti.
 
* 68 kuşağının bir ruhu vardı ve bu ruh feminist mücadeleyi de etkiledi. İleriki süreçlerde İlerici Kadınlar Derneği karşımıza çıktı. 80 darbesinin ardından dernek kapatıldı ancak kadınlar bir mücadele vermeye devam etti. Kadınların verdiği bu mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Az önce sözünü ettiğim tecrübesizlik nedeniyle o yıllarda doğal olarak çok genel bakılıyordu. Bunu o süreçteki yanlışlıkları meşrulaştırmak adına demiyorum. Var olan tecrübeye ve deneyimlere bakıldığında bununda kendi doğallığı var. Bugün ki gibi kadın mücadelesi apayrı kendi iç çelişkilerinin kapsamlı çözümlenişi ve ona göre politika üretme gibi terimlerden söz edemeyiz. Daha genel bir politika söz konusuydu. Devrimci mücadele içinde Lenin’in sözü olan en büyük slogan ‘Kadın olmaksızın hiçbir devrimden söz edemeyiz’ idi. Bu doğrudur ancak kadının devrim öncesinde de sonrasında da sorunu tükenmiyor. Daha doğrusu cinsler arası ilişki dünya var oldukça kendi çelişkisini, o diyalektik içerisinde bir şekle büründürüyor. Feodal sistemin yoğun olduğu bir süreçte mücadele içerisinde yer almak bir güç anlamına geliyordu ama yetmediğini yıllar içerisinde gördük. 
 
* Dünyanın en uzun cezaevinde kalan kadınlarından birisiniz. Cezaevinde neler yaşadınız, kadınlarla nasıl bir yoğunlaşmanız vardı? 
 
Ben şuan belki dünyada hapiste en uzun kalmış kadınlardan biriyim ama yüzlerce kadın arkadaş ve erkek arkadaşta bu süreyi tamamlamak üzere. Bu ülkemizin gerçekliği zindanlarda çok uzun süre ve çok geniş bir çevre tutuldu. Ben 80’li yılarda da kaldığım için o mahsul edildi ve müebbet yiyen arkadaşlardan erken çıktım. Az önce sözünü ettiğim mücadeledeki o genel bakış açışı daha ayrıntılara, özgünlüklere girememe durumu başlarda cezaevinde de söz konusuydu. Kendimizle bir cins olarak yüzleşememe hali cezaevinde de başlangıçta vardı. Hata erkek politikasıyla şekilleniyorduk da diyebilirim. Tabi kadın olmanın getirdikleriyle o erkek politikasını, eril politikayı kadın bakış açısıyla şekillendirmeye çalışıyorsunuz ama bununda bilincinde olmuyorsunuz. Cezaevlerinde kadın bakış açısının bir özgünlüğü var elbette ama o bakış açısı yıllar içerisinde ideolojik bir kimliğe bürünüyor. Süreçler ilerledikçe cinsinizle daha bilimsel, politik, kültürel yönlerde buluşmaya başlıyorsunuz ve eril zihniyetlerle de bu şekilde yüzleşmeye başlıyorsunuz.
 
Cezaevinin ilk yıllarında ‘eril politikayı şöyle çözümlüyorduk’ ya da ‘şöyle eleştiriyorduk’ üzerinden bir şey söyleyemeyiz ama kendi özgünlüklerimizle politika oluşturuyorduk. Cezaevinde şöyle bir avantajda var sürekli kadınlarla birliktesiniz. Ha bu sizin iradenizle şekillenmiş bir şey değil ama sonuç olarak kadınlarla birliktesiniz. Yıllar içerisinde de bu ortamın etkilerinin faydasını fark ediyorsunuz ve bende de şekilleniş bu ortamda gerçekleşti diyebilirim. Kadın olarak kendi güç ve zayıf yönlerimle yüzleşme, kendimi her koşulda var etme çabasını kazandım. Kendi cinsimizle o koşullar altında her şeyin toz pembe olduğunu da dile getirmem ancak sıkıntıları kadın bakış açısıyla aşmanın yollarını kolektif bir ruhla aşma yönümüzü geliştirdi. Belki de bu ömür boyu sürecek bir süreç. Önderliğin çözümlemeleriyle son yıllarda öğrendik ki; devrim bir yılık bir süreç değil. Kişinin her an kendini devrimsel bir atılımla oluşturma sürecidir. Bunu öğrendikçe de kendimizi de böyle oluşturma, bütün kadın yapısı içerisinde birey oluşturma bilincini de ediniyorsunuz.
 
* Cezaevindeki bir gününüz nasıl geçiyordu? Cezaevinin siyasi tutsaklar için tanımını yapabilir misiniz? 
 
Cezaevinde yıllar içerisinde kazanımlarınız sonucu oturttuğunuz bir yaşam var. Sistemde, düşmanda bunu çok iyi biliyor ne yaparsa yapsın o yaşam biçimi yaşam tarzını ve kültürünü parçalayamaz. Bunu bir dönem F Tipleri ile parçalamak istediler. Bunun amacı yalnız bırakılmaktı. Vicdansızca bir şey kimse yalnız kalmak istemez ama bir devrimci açısından bu o kadar önemli bir sistem değildi. Yalnızda olsan o yaşam biçimini, yaşam kültürünü sürdürmeye çalışıyorsun. Bir kişi de olsan iki kişi de olsan o yaşam biçimine ayak uyduruyorsun. Diyelim ki her gün nöbetçimizin olması, bu da tabi ki yaşlı ya da hasta arkadaşlarımız dışında herkesin nöbet yapması. Kolektif yaşamda her işin nöbetçiye bırakılmaması bir şekilde işlerin paylaşılması bunun bir parçası oluyor. Eğitimlerin canlı ve aktif geçmesine özen gösterilmesi bir yönüyle yaşamı oluşturuyor. Şöyle bir şeyde var eğitimler 90’lı yılardan bugüne biçim ve içerik olarak çok farklılaştı. Gittikçe gelişen bir eğitim programı hayat buluyor. Başlarda birinin ya da birkaç kişinin anlattığı diğer arkadaşların dinlediği bir eğitim ilerleyen süreçte interaktif yani her arkadaşın katıldığı, her arkadaşın düşüncesini belirttiği eleştirdiği ya da geliştirdiği bir eğitim ortama dönüştü. Burada bile baktığımızda cezaevlerinde de zaman geçtikçe yaşamda bir şekliyle değişim dönüşüm yaşanıyor.
 
 * Cezaevi ortamı farklı görüşlere açık mıydı?
 
Elbette ki açıktı. Cezaevinde demokratik düşünen bir zihin, bir birey yaratma çabamız özelikle yoğundu. ‘Bunu koşulsuz kabul ediyoruz’ değil sonuçta bu yaşamın bir disiplini olmak zorunda. Yani nasıl devrimci ilkelerimiz, sosyal ilkelerimiz varsa o ilkelerin dışına çıkmadığı sürece ya da o ilkeleri çok yozlaştırmadığı sürece her düşünceye açıktır tartışmalarımız. İlk duyduğumuzda saçma gelen ya da güldüğümüz tartışmalarımız da, evet buna birde buradan bakmakta fayda var dediğimiz tartışmalarımız da oldu. Yıllar boyunca kolektif zihinde öyle oluşuyor. Tabi ki bu konuda çerçeve belidir. Çerçeve genelde önderlik çizgisidir. Önderlik, her zamandan toplumdan ve her bireyin düşünme şeklinden beslenilmesi gerektiğini belirtir. Bizde bunu hayata geçirmeye çalıştık. Cezaevinde her arkadaşın bir yeteneği mutlaka vardır. Bu nedenle tiyatrocularımız, ressamlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız, şarkıcılarımız bulunuyordu ve her arkadaşın yeteneğinin ön plana çıkması için kolektif bir çaba harcardık. Hatta çıktıktan sonra birkaç kez tiyatroya gittim ama aynı tadı alamadım. Çünkü arkadaşlarımızın yaptığı işler daha profesyoneldi. Dışarıdaki sosyal yapının gelişimiyle birlikte içerdeki sosyal yapı da çok canlandı. O yüzden farklı çevreden arkadaşların katılımıyla birlikte bizlerde yeni şeyler öğrendik. Onlarda bizden yeni şeyler öğrendi. Birliktelik ruhu cezaevinde bu şekilde daha fazla anlamlı hale geliyor. 
 
* Bugün dışarıdasınız ve cezaevlerinde Leyla Güven öncülüğünde başlayan bir eylemsellik söz konusu. Açlık grevlerini ve talebi nasıl gözlemliyor ve yorumluyorsunuz?
 
Öncelikle Leyla Güven şahsında tüm direnişçi arkadaşları selamlıyorum. Dışarıdan bakınca eylem süreçleri bizi daha fazla yoruyor. Çünkü dışarıdan daha duygusal bakıyoruz ancak içeride bu bakış açısı yerine direniş ve coşku hakim oluyor. Hatta eyleme katılamayan arkadaşlar neden katılmadıkları üzerinden tepki gösterir. Bu yüzden cezaevinde daha farklı ruhsal ve psikolojik atmosfer hakimdir. Dışarıdan tabi bu durum yerini onları merak etme, kaygılanmaya bırakıyor. Cezaevinde bunca yıl bedel ödemiş arkadaşlar bulunuyor ve bunca bedelin üzerine böylesi bir eylemin hayata geçirilmesini hiçbirimiz istemezdik. Ama tecridin insan dışılığının yanı sıra Türkiye’nin demokratikleşmesini engelleme ısrarı ister istemez zindanları bu noktaya getirdi. Duruma sadece Sayın Öcalan’ın tecridi olarak bakmamak gerekiyor. Bir halkın tecrit edilmesi ve politik dayatmaları sonucu bu sürece gelinmiştir. Şuan çok sayıda arkadaşın 30 yılını tamamlamasına 2-3 yılı kaldı ve buna rağmen açlık grevindeler. Karşımızdaki vicdansızlık zindanları direnişe mecbur bırakıyor. Sözün bittiği yer belki de bu günler için dillendirilir. Sözler çok sarf edildi ancak herhangi bir adım atılmaması bugünü yaşamamıza neden oluyor. İçinden geçerken bazı şeyleri geç anlıyoruz ancak ilerleyen süreçlerde bu direniş çokça anlatılacak. 
 
* 30 yılın sonunda cezaevinden çıktığında ilk ne yaptınız ve ne hissettiniz? 
 
İlk müebbet tahliye olduğum için arkadaşlar bana daha özenli yaklaştılar. Son 1 haftam festival havasında geçti. Sergiler falan düzenlediler, güzel olduğu kadar hüzünlüydü de. Son günü, kapıdan çıkış anına kadar olan vedalaşmaları anlatmak çok zor. Son sarılmalar, son sözler, tekrar görüşme sözü vermeler ağır bir atmosfer oluşturdu. Kapıdan çıkışla dışarıda karşılanış arasında en fazla 1 saat vardı ve o kadar karmaşık bir duygu ki kelimelere dökmekte o denli zorluyor beni. Bir yandan en güzel yıllarınızı paylaştığınız arkadaşlarınızla vedalaşıyorsunuz diğer yandan da aileniz, arkadaşlarınız ve dışarıdaki hayat sizi bekliyor. Bunca karmaşanın içerisinde baskın olan duygu zindandan kopamamak oluyor. İler ki süreçte her anınızda onları anıp, onların ne yaptıklarını düşünüyorsunuz. Dışarı ilk çıktığımda gökyüzüne baktım önce ama aklımda içerde bıraktığım yoldaşlarımla birlikte bu gökyüzüne bakabileceğim hayali hakimdi. Hiç zindandan uzaklaşmıyorsunuz. Hep onlarla diyalog halinde buluyorum kendimi… Tabi bu durum dışarıda çok içine kapalısın, ketumsun, hiç konuşmuyorsun olarak yorumlandı.
 
Sohbeti seven biri olmama rağmen sohbet edemiyordum. İçimde hep farklı bir diyalog oluyordu ya da onlarla paylaşma istemi oluyordu. Belki de bu duygu benimle ömür boyu gelecek. 30 yılı aynı mekanlarda tutsak arkadaşlarla geçirmenin etkisi hala devam ediyor. 
 
* Geleceğe dair beklentiniz var mı? 
 
Kişi olarak kendimi devrimci mücadele dışında düşünemiyorum. Ancak yaşın getirdiği sınırlılıklar olabilir. Devrimci mücadelenin bizi şekillendirecek tek şey olduğuna cezaevi yıllarından itibaren inandım. Yıllar içinde bu düşünce farkındalığa dönüştü. Umut olmazsa hiçbir şey olmaz. Bu halkın ödediği bedellerin, devrimcilerin ödediği bedellerin gelecekte karşılığı mutlaka olmalıdır. Ve olacağına da yürekten inanıyorum. Tabi gerçekçi de olmak gerekiyor. Karşımızdaki sistem sıradan bir sistem değil ve ona göre donanımlı ve politik kıvraklıklar kazanmak zorundayız. Gerçekçi olalım ama hayallerimizi yitirmeyelim. Hayallerimizin bittiği yerde her şey biter ve bu coğrafya umutsuzluğu hak etmiyor. Ödenen bedellerin farklı bir karşılığı olacaktır. Tecrübesi olan bir toplum ve hareketin bireyleri olarak geleceğe daha umutlu bakılması gerektiğine inanıyorum. Gelecekte ödenen her bedelin mutlak zaferle taçlanacağına olan inancım sonsuz.