Bu kemikler fidan açacak, filizlenecek, çoğalacak…

  • 09:01 13 Nisan 2020
  • Güncel
Beritan Canözer
 
DİYARBAKIR - "Coğrafya kaderdir" diyordu İbn-i Haldun. Evet, coğrafya kaderdi ve Kürt kadınları bu kaderin tam ortasındaydı. Oğlunun kemiklerini 45 lira karşılığında alan Halise Aksoy, "Bu kemikler fidan açacak, filizlenecek, çoğalacak" diyor ve ekliyor, "Yolun açık olsun Agit'im, başım seninle diktir. Sen Kürdistan'ın fedaisisin. Uğurlar olsun yiğidim."
 
Bir anne, Kobanê'de DAİŞ’e karşı savaşırken yaşamını yitiren kızının cenazesinde "Ağlamayın, kızım bu halk için şehit düştü. Ağlamayın, zılgıt çekin, stranlar söyleyin. Benim kızım diz çökmedi" diyordu. Hangi anne ağlamaz ki evladının ardından? Kürt anneleri ağlamaz. Çünkü onların yüreği sadece kendi evlatları için değil, tüm Kürt gençleri için atar. Farkı yoktur onlar için bir evladın diğer evlattan. Kürt analarının gözyaşı hep aynı renkte akar.
 
Bu topraklarda yıllardır savaşın bedel ödeyenleri Kürt kadınları oldu. 90'lı yıllarda yakılan köyler, sonrası göç yolları, gittikleri yerlerde bitmeyen baskılar ve tehditler. Hiçbir zaman diz çökmedi bu toprakların kadınları. Diz çökmedikleri gibi de diz çökmemeyi öğrettiler çocuklarına. Yoksulluğa, devletin tüm baskılarına karşı her zaman direndiler ve gittikleri her yere önce Kürt olma bilincini ve kimliklerini götürdüler. Unutmadılar, unutturmadılar yaşatılanları ve de yaşadıklarını. İşte o kadınlardan biri de Halise Aksoy. Evlat acısını yüreğine basan, yıllarca yol gözleyen, evladının kemiklerine bile kavuşamayan binlerce Kürt kadından biri o da.
 
Köy yakmaları, göç, yoksulluk
 
Mardin'in Artuklu ilçesine bağlı Elmabahçe (Tizyan) köyünde dünyaya gelen Halise, henüz küçük yaşlarda Kürt olduğu bilinciyle yetişir. Aynı köyden biriyle daha çocuk yaşta evlendirilen Halise, 90’lı yıllarda köy yakılmalarına ve baskılara hem maruz kalır hem de tanıklık eder. 1992 yılında oğlu Agit İpek, doğduktan bir süre sonra köyleri askerler tarafından basılır ve kendilerine ait evin de içerisinde olduğu köyün tamamı ateşe verilir. Köyde kalacak yer kalmayınca göç yollarına düşerler. 8 çocuğuyla beraber İstanbul'a göç eden Halise'yi ve çocuklarını evli olduğu erkek hiçbir şey söylemeden terk ederken, Halise için zor geçen yaşam daha fazla zorlaşır. Bir kadın, 8 çocuk, büyükşehir İstanbul'da hayatta kalabilme mücadelesi verir.
 
45 lira karşılığında aldı oğlunun kemiklerini...
 
Tek başına çocuklarına bakmak zorunda kalan Halise, İstanbul'da kıt kanaat geçinirken bir yandan da devletin baskısına maruz kalır. Oğlu Agit defalarca gözaltına alınır ve darp edilir. Agit, bu baskılara boyun eğemeyeceğini söyleyerek, "Anne ben gideceğim" der. Halise oğlunun bu sözlerinin öfkeden olduğunu düşünse de Agit 2010 yılında bir daha dönmemek üzere evden çıkar ve gider. Agit'ten sonra daha önce olduğu gibi yine evlerine baskınlar yapılır, tehditler devam eder. Her gelen polis ekibi Agit'i sorar. Bu baskılara daha fazla dayanamayan Halise, çocuklarını alıp önce Mardin'e sonra da Diyarbakır'a yerleşir. 2017 yılında ise oğlu Agit'in Dersim'de çıkan bir çatışmada yaşamını yitirdiği haberi gelir Halise'ye. Dersim'e gider, Diyarbakır'da defalarca başvuru yapar ama oğlunun cenazesine ilişkin en ufak bir ize ulaşamaz ve 3 yıl boyunca cenazesini almak için mücadele eder. Ta ki 10 Nisan’a kadar. Oğlunun kemikleri bir kargo kutusunun içinde 45 lira karşılığında teslim edilir Halise'ye.
 
Sokağın ortasında dik duran Halise Ana…
 
"Oğlumun bir mezarı olsun" diyen Halise'ye, oğlunun kemikleri bir kutu içerisinde teslim edildi. Kutu ise kendisine PTT ile gönderildi. "Bir anneyi daha fazla ne üzer, ne yıkar, ne tüketir umudunu?" diye düşünüyoruz ama Halise ana bizi yanıltıyor: Gitmeden önce telefonla görüştük, konuşurken ne diyeceğimi bilemezken Halise ana güçlü bir ses tonuyla "Kürt halkının başı sağ olsun" dedi. "Dayê" dedim, "Evine gelebilir miyiz?", "Benim değil sizin evinizdir, buyurun gelin" dedi. Sokağa çıkma yasağının olduğu ve virüsten dolayı tedbirlerin alındığı bir günde bomboş sokakları izleyerek gittik Halise anneye. Giderken "Nasıl girsem konuya, nasıl başlasam" diye düşündüm durdum. Bir gazeteci için en zor anlardan biridir, evladını kaybetmiş bir anneye mikrofon uzatmak. Sokağa geldik ve aradık. "Kapıya çıkıyorum, beni görürsünüz" dedi. Sokakta ilerledik. Kapının arasında dimdik duran bir kadın... "Hoş geldiniz, girin içeri hadi" deyip, içeri aldı bizi. Tokalaşamadık, elini öpemedik. En çok bu acıttı canımızı. Yüreği evladının acısıyla kavrulurken bir ananın elini bile tutamamak.
 
'Agit'im beni beyaz tülbentle görmek isterdi'
 
Önce evin bahçesine yöneldik, sonra "Dışarıda çok ses olur, güneş de tam tepemizde" diye düşünerek içeride bir odaya geçtik. Karışımızda oturdu, yüzündeki öfkeyi, acıyı, özlemi hissetmemek, görememek mümkün müydü? Değildi. "Agit'im işte. Bir kutuda verdiler bana. Bu düştü payıma" dedi mırıldanarak, uzaklara dalarak. "Yakamızdan düşmediler, bize rahat vermediler, benim oğlum baskılara dayanamadı, gitti. Cenazesini bile vermediler bana" diye devam ediyor. Tam o sırada aklına "Beyaz Tülbenti" geldi. Başındaki lacivert tülbenti çıkarıp, kızından beyaz tülbent istedi, "Agit'im beni beyaz tülbentle görmek isterdi, yasta değiliz" diyor.
 
Önce kendi hayatını anlattı, göç yollarını… Halise, "Ben İstanbul'da yıllarca sabaha kadar el işi yaparak baktım çocuklarıma. Kötü alışkanlıklar edinmesinler, kimliklerinden uzaklaşmasınlar diye her şeyi yaptım. Gün oldu yiyecek yemek bulamadık ama kimsenin tabağındaki yemeğe göz dikmedik" derken duraksadı. "Bilmiyorum bunlardan bahsetmek doğru mudur? Anlatayım mı, ben yoksulluğumdan hiç utanmadım ama bilmiyorum doğru olur mu?" diye sordu çekingen bir ses tonuyla. "Anlat tabi, bunlar sizin yaşadığınız şeyler, neden anlatamayasın" dedim.
 
'Onlar onurlu bir mücadelenin yoluna gittiler'
 
Devam ediyor, "Çocuklarım çok şükür ki hiçbir kötü alışkanlık edinmediler. Her zaman kendilerini bildiler. Aslını unutmadı hiçbiri. Aralarından en yerinde durmayan da Agit'ti. En el bebek gül bebek büyüttüğüm de Agit'ti. Üzerine titrerdim yavrumun. Üzerine titrediğimin mezarına bile sarılmayı hak görmediler bana" diyor Halise. Tek acısı Agit değildi. Agit gittikten sonra bir evladı daha yollara düşer, gider. Halise, "Ben iki evladımın da özlemiyle yaşıyorum ama bir gün olsun isyan etmedim, onlar onurlu bir mücadelenin yoluna gittiler. Kürt halkına yapılan zulüm karşısında sessiz kalmadılar. İsyan etmek nedir? Bu topraklarda kaç bin tane Kürt genci katledildi, kaç bin tanesi cezaevinde, kaç bin tanesinin cenazesine basıldı, parçalandı, yakıldı. Zalim bir düşman var karşımızda. Ne din ne iman ne vicdan ne insanlık var. Cenazeye saygıyı bile bilmiyorlar. Böyle bir düşmana karşı Kürt gençlerinin gitmekten başka çaresi mi kalıyor? 'Oğlun niye gitti, niye gönderdin' diye sordu polisler. 'Siz gönderdiniz, sizin baskılarınız yüzünden gitti, binlerce gencin gitmesine siz sebep oldunuz' dedim" diye anlatıyor.
 
'Oğlumu zılgıtlarla uğurladım, ağlamayacağım'
 
"Oğlumun kemiklerini bir kutuda verdiler elime, 'al bu senin oğlun' dediler. Agit'imi küçük bir kolinin içinde verdiler elime" diyen Halise, içinde ne olduğunu göremediğini ekleyerek, "Bilmiyorum Agit'imin kafası mıydı, bilmiyorum eli miydi, bacağı mıydı, gözü müydü... Ben bilmiyorum kutunun içinde oğluma ait ne vardı. Göstermediler, açmama izin vermediler" derken gözleri doluyor. Gözleri dolduğu için özür diliyor, "Ağlamak istemiyorum, ağlamayacağım. Onlar bunu istiyor ama ben ağlamayacağım. Oğlumu zılgıtlarla uğurladım" diyor titreyen ses tonuyla. Biz dinlemeye devam ediyoruz, araya girmek istemiyoruz. Söylediği her sözün karşısında yalnızca başımızı sallıyoruz. Bir annenin yüreğine düşen yangını hangi söz söndürebilirdi ki?
 
'Hoşça kal yiğidim, yolun açık olsun..'
 
Cenazeyi defnetmek için Mardin'e götürdüklerini aktaran Halise, "Giderken yolumuzu kestiler, 'yasak' dediler. Zar zor kabul ettirdik. Zalimlikleri her yerde aynı bunların. Akrabalarımızla beraber gitmiştik ama kimsenin mezarlığa girmesine izin verilmedi, İmam bile getirmediler. Beni de almıyorlardı, ben kabul etmedim 'ya kafama sıkar beni de buraya oğlumun yanına gömersiniz ya da beni alacaksınız' dedim. Aldılar. Bir dua bile okutmadılar mezar başında. 'İmam gelsin' dedim, 'gelemez' dediler. 'Bir yakınım daha gelsin, dua edelim' dedim ona da 'olmaz' dediler. Ben de susmadım. Oğlumu sessiz sedasız defnetmelerine izin vermedim. 'Oğlum, Agit'im, Kürdistan'ın aslanı, savaşçısı. Hoşça kal Agit'im, kemiklerin aslanların kemiğidir. Yolun açık olsun Agit'im, başım seninle diktir. Sen Kürdistan'ın fedaisisin. Uğurlar olsun yiğidim. Kemiklerinden korkuyorlar oğlum, kemiklerinizden bile korkuyorlar Agit'im" diyerek Agiti uğurladığını söylüyor. 
 
'Kendi çocuklarının toprağına hasret kalsınlar...'
 
Çocuklarının çektikleri yoksulluğa rağmen halkına laik çocuklar olduğunu dile getiren Halise, "Başıboş, hırsız, katil olmadılar. Çok şükür açlıklarına laik oldular. Çok şükür beni utandıracak hiçbir şey yapmadı oğlum" diye ekliyor. "Ben oğlumu ne çilelerle büyüttüm, Erdoğan oğlumu parça parça edip bir koliye sığdırıp gönderdi bana. Onlar kendi çocuklarının toprağının tozuna bile hasret kalsın, başka da bir şey demiyorum" diyor Halise… Oğlunu, "Efendiydi, çok şakacıydı, evin neşesiydi. Oğlum okula gidiyordu, folklardaydı. Onlar rahat bırakmadı oğlumu. Gözaltına alıyorlardı, darp ediyorlardı. Agit gelip bana darp edildiğini bile söylemiyordu, saklıyordu. Üzülmeyeyim diye" sözleri ile anlatıyor. Diyarbakır'a gelmelerinin ardından da polislerin defalarca kez eve baskın yapıp Agit'i sorduğunu söyleyen Halise, zulümden hiç kurtulamadıklarını belirtiyor.
 
'Kemikleri filizlenecek, çoğalacak'
 
Sözlerinin sonuna doğru "Vazgeçmeyeceğim" diyor. "Ne çocuklarımın ne de hiçbir Kürt gencinin mücadelesini bırakmayacağım" diye ekliyor. Halise, "Onlar ne yaparsa yapsın biz diz çökmeyeceğiz. Onlar her saldırdığında, katlettiğinde biz biteriz sanıyorlar ama biz daha da güçlü bir şekilde çoğalıyoruz. Onların parçalayıp bize gönderdiği her kemikten fidanlar yeşerecek, dünyanın her yerine yayılacak o fidanlar, filizlenecek, çoğalacak" diyerek son cümlelerini de vurguluyor.
 
"Coğrafya kaderdir" diyor İbn-i Haldun… Evet, coğrafya kaderdi ve Kürt kadınları bu kaderin tam ortasındaydı. Kürt kadını yas tutmaz, öfkesini büyütür içinde. Tıpkı kızının ardından ağlayanlara "Ağlamayın, zılgıt çekin" diyen anne gibi, tıpkı Cemile'nin, Uğur'un, Ceylan'ın annesi gibi. Tıpkı Halise Aksoy gibi. 1990'larda yakılan köyler, katledilen ve kaybedilenler, göçler, yoksulluk, baskılar hiçbiri diz çöktürmüyor Kürt kadınlarına…