İhraçlardan kayyımlara üniversitelerin tasfiye edilmesi

  • 09:06 7 Ocak 2021
  • Okumadan Geçme!
Habibe Eren
 
ANKARA - OHAL sürecinde üniversitelerde KHK ihraçları ile başlayan tasfiye süreci üniversitelere atanmış rektörlerin getirilmesi ile devam ettiriliyor. “Bölgede atanan kayyımların aynısının bugün üniversitelere atanıyor” diyen Boğaziçi Üniversitesi'nden emekli Prof. Dr. Fatma Gök, “Kürt meselesi esasında Türk meselesi diyoruz ya mevzu oraya geliyor. Hepimiz en küçük baskıya bile beraberce dayanırsak başarabiliriz” diyor.
 
Türkiye’de 2015 ve 2016 yılları arasında bölge illerinde yaşanan süreli ve süresiz sokağa çıkma yasaklarında ve çatışmalı süreçte yüzlerce kişi yaşamını yitirdi, tutuklandı ve zorunlu göçe maruz bırakıldı. Silahlı çatışmalar ve askeri operasyonlar sivil yurttaşların yaşadığı mahallerde gerçekleşti. Silahlı çatışma ortamında çok sayıda sivilin maruz kaldığı hak ihlalleri insan hakları örgütleri tarafından tespit edilerek kamuoyuna duyuruldu. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 23 Ocak 2016 tarihli raporuna göre, 16 Ağustos 2015 – 21 Ocak 2016 tarihleri arasında Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkâri, Muş, Elazığ ve Batman illerindeki en az 19 ilçede, resmi olarak en az 58 gün süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve bu yasaklardan en az 1 milyon 377 bin sivil etkilendi. 
 
HDP Enformasyon Masası’nın bilgilerine göre bu süreçte, 7 kentin 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde 56 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi, sokağa çıkma yasaklarının toplamda 364 günü buldu ve sokağa çıkma yasağının Cizre, Silopi, Nusaybin ve Sur olmak üzere devam etti. Bu süre içinde 84'ü çocuk, 79'u kadın olmak üzere 460 sivil yaşamını yitirdi. Bu süreçte Kürt illerinde yaşanan insan hakları ihlallerinin son bulması ve kamuoyunu bilgilendirmesi amacıyla Barış İçin Akademisyenler adıyla  "Bu Suça Ortak Olmayacağız" bildirisi imzalandı. Devam eden çatışma ve operasyonlar sırasındaki sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin sona ermesi için çağrı yapılan bildiride 11 Ocak 2016'da bin 128 akademisyenin imzasıyla yayımlandı. Takip eden hafta içerisinde imzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla gelen yeni imzalarla birlikte bildirinin nihai imzacı sayısı 
2 bin 212'ye ulaştı. Akademi tarihinde tarihsel bir dönemeç olan bu çağrıyı hedef alan hükümet akademinin ve üniversitelerin tek tipleşmesini sağlayacak yeni bir süreci başlattı. 
 
Aralarında Esra Mungan, Ahmet İnsel, Koray Çalışkan, Nazan Üstündağ, Gençay Gürsoy, Mehmet Efe Caman, Murat Paker, Noam Chomsky, David Harvey, Étienne Balibar, Judith Butler ve Immanuel Wallerstein'in de yer aldığı akademisyenler, "Bir an önce çözüm" çağrısı yapan bildiri metnini Türkçe ve Kürtçe olmak üzere iki dilde hazırladı.
 
Bildiri, hükümet yetkililerinin ve ona bağlı medyanın hedefinde günlerce yer aldı. İmzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatılarak işlerine son verildi ve üç imzacı akademisyen tutuklandı. Daha sonradan çok sayıda imzacı, darbe sonrası tasfiyelerine dâhil edilerek akademiden ihraç edildi. Siyasi iktidarın hedef göstermesi, üniversite yöneticilerinin işbirliği, bazı meslektaşların ihbarları ve yürütülen kara propagandadan dolayı yüzlerce akademisyen yargılandı. Hükümete yakın medya organları tarafından bildiriye imza atan akademisyenler “PKK’nın Suç Ortakları” manşetiyle hedef gösterildi.
 
Cumhurbaşkanından tehdit ve hakaretler
 
Cumhurbaşkanı ise bildiriyi imzalayanları “kendine akademisyen diyen bir güruh”, “sözde akademisyenler”, “aydın müsveddeleri” diye tanımlayarak “ihanet” içinde olmakla suçladı. Cumhurbaşkanının imzacı akademisyenlere yönelik saldırı ve tehditleri internet medyası ve sosyal medya üzerinden hızla yayıldı. İmzacıları hedef alan ve günlerce sürecek bir linç kampanyası başladı. Özellikle küçük şehirlerde yaşayan imzacılar yerel basında ismen hedef gösterildiler.
 
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise bildiriye imza atan akademisyenler hakkında "Aydın olmak, demokrasiyi savunmak önce demokratik yöntemleri savunmakla olur. Tekrar soruyorum. Daha bugün gece yarısı emniyet lojmanlarını ve lojmanların etrafındaki evleri hedef alan, biri 5 aylık olan 5 sivil ve bir emniyet görevlisi vatandaşımızın katledilmesine sebebiyet veren bir terör örgütünün arkasında niçin hizalanıyorsunuz?"  sözleriyle hedef aldı.
 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, bildiriyi eleştirerek imzacıları “mütareke döneminin sözde aydınları”na benzetti.
 
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, BAK bildirisini imzalayan akademisyenleri “hainlere destek vermek”le suçladı. Organize suç örgütü lideri Sedat Peker ise bildiriyi imzalayan akademisyenleri tehdit ederek, “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” tehdidinde bulundu. Tüm bu hedef göstermelerin ardından Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Gazi Üniversitesi,  Selçuk Üniversitesi ve Kırıkkale Üniversitesi’nde bildiriye imza atan akademisyenlerin fakültedeki odalarına küfür ve tehdit mesajları yazıldı, kapılara çarpı işaretleri kondu.
 
Saldırılara karşı ikinci bildiri
 
Ardından Noam Chomsky, Michael Löwy, Tarık Ali, Bertell Ollman, Michael Lebowitz, Vijay Prashad, Neil Faulkner, Robert Brenner, Nancy Holmstrom, Joan Cocks, Suzi Weissmann ve Fred Moseley'nin de aralarında bulunduğu yabancı akademisyenler, "IŞİD’e yardım ve yataklığa son! Kürtleri ezmeyi ve katletmeyi durdurun!" başlığı taşıyan ikinci bir bildiri imzaladılar.
 
İlk gözaltı Hakkari Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda gerçekleşti. Düzce Cumhuriyet Savcılığı, Düzce’deki tek imzacı akademisyen hakkında “gözaltı kararı verildiği”ni ve “şüphelinin adresinde bulunamaması nedeniyle hakkında yakalama kararı çıkartıldığı”nı duyurdu. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi iki akademisyenin sözleşmesini feshetti. Giresun Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde imzacı akademisyenler açığa alındı. Kırıkkale Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Munzur Üniversitesi (Tunceli) Rektörlükleri imzacı akademisyenler hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladılar. Nişantaşı Üniversitesi (İstanbul) mütevelli heyeti başkanı imzacı akademisyenleri istifaya davet etti. Uludağ Üniversitesi senatosu kınama açıklaması yayınladı.
 
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, İzmir’deki 37 imzacı hakkında soruşturma başlattı. Bunun akabinde Türkiye’nin çeşitli üniversitelerden (BAK imzacısı olmayan) 611 akademisyen ifade özgürlüğünü savunan, hükümetin ve YÖK’ün tepkisini “yanlış ve kaygı verici” bulduklarını belirten bir bildiri yayınladı.
 
20 Ocak 2016’da Cumhurbaşkanı bildiriyi dördüncü kez hedef aldı. Akademisyenlerin örgüt propagandası yaptıklarını yineleyerek “elinde silah olan da onu destekleyen de bu ihanetin bedelini ödeyecektir” dedi. Bir grup üniversite öğrencisi 13 Ocak Çarşamba günü “Bazı Üniversiteliler” adıyla www.change.org üzerinden Barış İçin Akademisyenlere destek kampanyası başlattı. Bir haftanın sonunda destek imzası verenlerin sayısı 36 bini geçmişti. 18 Ocak Pazartesi günü Maltepe, Özyeğin, Yeditepe, Bilgi, Koç, Aydın ve Arel üniversitelerinden öğrenciler Vakıf Üniversitesi Öğrencileri adıyla destek açıklaması yaptı.
 
“Barışa Destek” adıyla başlatılan kampanyada, “Biz de bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı metni 8 bin 355 yurttaş ve 86 kurum imzaladı. Çeşitli meslek grupları ve toplumsal kesimlerden yurttaşlar sosyal medya üzerinden örgütlenerek kendi barış bildirilerini imzaya açtılar ve BAK’ı desteklediklerini ilan ettiler. İmzacıların çoğu daha sonra OHAL döneminde KHK ile ihraç edildiler. İmzacı akademisyenler hakkında savcılıkların başlattığı ceza soruşturması dosyaları İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’nda toplandı. Mart 2016’dan itibaren bin 128 kişilik listedeki imzacılar “terör örgütünün propagandasını yapmak” suçlamasıyla ifade vermeye çağrıldılar. Soruşturma yaklaşık bir buçuk yıl sürdükten sonra iddianame hazırlandı ve imzacılara yönelik davalar Aralık 2017’de başladı.
 
Açıklama metnini okuyan Boğaziçi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kıvanç Ersoy, Yeni Yüzyıl Üniversitesi tarafından işten çıkarılan Dr. Meral Camcı tutuklandı.
 
6 bin 81 akademisyen ihraç edildi
 
15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi. Üç aylık dönemler halinde uzatılan OHAL uygulaması toplam iki yıl sürdü. Bu süreçte Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile 406 imzacı akademisyen çalıştıkları kurumlardan ihraç edildi, pasaportlarına el konuldu, kamuda çalışmaları ve akademisyen olarak mesleklerini icra etmeleri ömür boyu yasaklandı ve adeta ‘sivil ölüm’ dayatıldı.  17 Temmuz 2018’de OHAL resmen sona erdiğinde kamu üniversitelerinde çalışan imzacıların yaklaşık yüzde 40’ı ihraç edilmişti. Eylül 2016'dan itibaren OHAL kapsamında ilan edilen toplam 12 KHK ile 122 yükseköğretim kurumlarındaki görevlerinden ihraç edilen akademisyen sayısı 6 bin 81 oldu. Toplamda 72 akademisyenin ihraç edildiği Ankara Üniversitesi en fazla BAK ihracının yaşandığı üniversite oldu.  
 
Cübbeler postallar ezildi
 
2017 yılında akademisyen ve öğrencilere yönelik saldırılar ise adeta rejimin fotoğrafını çekiyordu. KHK ile üniversiteden uzaklaştırılan akademisyenler #HayırGitmiyoruz çağrısıyla Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi’nde bir araya gelmek istedi. Ancak, üniversitelerine girmek isteyen akademisyenlere polis saldırdı. Akademisyenlere biber gazı ve plastik mermiyle saldıran polis beş kişiyi gözaltına aldı. Kendi üniversitelerine girişi yasaklanan ve saldırıya uğrayan akademisyenler tepki olarak cüppelerini yere serdi. Üniversitenin giriş kapısına serilen cüppeleri polisler postallarıyla ezdi.
 
Tasfiyeden tekçiliğe
 
Tüm bu atmosferden sonra üniversiteler tekçiliğin ve eşitsizliğin derinleştirdiği alanlar olarak karşımıza çıktı. Barış İçin Akademisyenler vakasında yaşananlar, ardından iki uzun yıl boyunca süren OHAL uygulamaları Türkiye’nin akademik ortamında ve üniversitenin kurumsal bünyesinde ağır bir tahribat yarattı. OHAL koşullarında yapılan ve sonuçları üzerindeki şaibenin ortadan kaldırılamadığı 16 Nisan 2017 referandumu ve 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle uygulamaya konulan “tek adam” rejimiyle artık diğer tüm kurumlar gibi üniversite de “tek adam” rejiminin hayat bulduğu bir alan haline getirilmeye çalışıldı.
 
Öğrencilere soruşturma, baskı ve faşist saldırılar…
 
Faşizmin ve ırkçı saldırıların arttığı üniversitelerde demokratik hakları “eşit ve özgür üniversiteleri” savunan öğrenciler soruşturmalara, baskılara ve gözaltılara maruz kaldı. İhraçlardan sonra Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü'nde polisin karakol kurması buna verilecek yüzlerce örnekten yalnızca biri. Muhalif ve yurtsever öğrencilere yönelik baskılar sonrası birçok üniversitede ırkçı saldırılar artarken failler korundu. Söz konusu saldırılarda birçok öğrenci palalarla yaralandı. Üniversiteler sık sık TOMA’ların ve çevik kuvvetin okula girip gerçekleştirdiği saldırılar ile sonuçlandı. OHAL döneminde düşüncelerini özgürce ifade edilememesi eğitimin niteliksizleştirilme sürecini de beraberinde getirdi. 
 
Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyım mücadelesi
 
Dünden bugüne devam eden tasfiye politikası üniversitelere atanan kayyım politikası ile kendini sürdürüyor. 1980 darbesinden sonra özerk yapıya karşı Yükseköğretim Kurumu (YÖK) ile üniversitelerin tek tipleştirilmesi ve tek elden yönetilmesi politikası hayata geçirilirken özellikle son beş yıldır üniversitelere yönelik müdahale ve saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Boğaziçi Üniversitesi’ne de 80 darbesinden sonra ilk kez kurum dışı bir rektör atanırken, özellikle demokratik ilkelerin hayat bulduğu ve kamusal alanda dile getirildiği üniversitelerin iktidar tarafından hedef alınması tüm hızıyla devam ediyor. Özellikle atanmış rektörler sonrası kampüslere polislerin girmesi ve saldırıların yaşanması kolaylaşırken tüm demokratik haklar askıya alınıyor.
 
16 Ağustos’ta aralarında ODTÜ, İTÜ ve Ankara Üniversitesi’nin bulunduğu 16 üniversiteye rektör atandı. En son Boğaziçi Üniversitesi ile birlikte 5 üniversiteye Cumhurbaşkanı tarafından rektör atanırken öğrenciler “atanmış değil seçilmiş rektör” istiyoruz diyerek kayyıma karşı mücadeleye geçti. Üniversiteye atanan kayyıma karşı ciddi bir direniş ve mücadele de hayat buldu. AKP’li Melih Bulu'nun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör olarak atanması nedeniyle öğrenciler üniversite önünde "Kayyım rektör istemiyoruz", "Melih Bulu rektörümüz değildir", "Üniversiteler bizimdir bizim kalacak” diyerek eylem gerçekleştirdi.
 
Üniversite kapısına kelepçe!
 
Söz konusu protestolarda Kuzey Kampüsüne yürümek isteyen öğrencilere müdahalede bulunuldu. Tek tek kart göstererek girmeyi reddeden öğrenciler, özel güvenliğin engelleme girişimlerine rağmen Kuzey Kampüsüne girdi. Bu sırada kampüs kapısının polisler tarafından kelepçelenmesine öğrenciler “yuh” nidalarıyla karşılık verdi. Öğrenciler yürüyüşe geçerken polis barikatları tarafından önleri kesildi. Tüm saldırılara rağmen öğrenciler protestolarına devam ediyor.
 
ODTÜ, İstanbul ve Marmara Üniversitesi gibi birçok üniversiteden öğrenciler Boğaziçili öğrencilerin eylemine destek verdi.
 
AKP'li Prof. Dr. Melih Bulu'nun Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör olarak atanmasını protesto eden öğrenciler, sabah saatlerinde yapılan eş zamanlı operasyonla evde olmayan öğrencilerin evlerinin kapıları ve duvarları balyozla yıkılarak girildi. Yapılan baskınlarda 28 öğrenci hakkında gözaltı kararı olduğu öğrenilirken, 17 öğrencinin gözaltına alındığı belirtildi.  
 
Tüm bu gelişmelerin yanı sıra Melih Bulu’nun rektör olarak atandığı Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan devir-teslim töreninde öğretim üyeleri, sırtlarını dönerek protesto etti.
 
Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden emekli akademisyen Fatma Gök, özellikle 15 Temmuz 2016’dan günümüze kadar üniversitelerde yaşananları değerlendirdi.
 
‘Üniversiteler anarşi yuvası, fethedeceğiz anlayışı sürdürülüyor’
 
Üniversiteye karşı yapılan saldırıların 1980 darbesinin açtığı yolla sürdürüldüğünü kaydeden Fatma,  “80 darbesi sonunda  ‘üniversiteler anarşi yuvası burayı fethedeceğiz’ fikriyatı üzerinden saldırı başlamıştı. Bugün bu saldırılar aynı şekilde devam ediyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde 2016’ya kadar tam seçim olmasa da bir şekilde rektörü seçiyorduk. Burada bir demokrasi ve özgürlük fikriyatı geleneği yerleşmişti. Geldiğimiz noktada 2016 yılında yarım yamalak olan seçim sistemine bile tahammül edilemedi” dedi.
 
‘Artık bıçak kemiğe dayandı’
 
2016 yılında yüzde 88 oy olarak rektörlüğe seçilen Gülay Barbarosoğlu’nun rektör olarak atanmamasının sürecin tuzu biberi olduğunu dile getiren Fatma, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ama şu an artık bıçak kemiğe dayandı; buna karşı çıkmaktan başka çaremiz yok. Hem öğrencilerde hem öğretim üyelerinin büyük bir kısmında bu fikriyat var. Bu anlayış ve çok yönlü bir saldırı. Bir taraftan siz de ‘vasata çekilinin’ baskısının yanı sıra bir taraftan da üniversitenin rant alanı haline dönüştürülmesi meselesi var. Yeni atanan AKP’li rektöre baktığımız zaman iş alemine yakın ve derdi fonların gelmesi…” 
 
‘Bölgede atanan kayyımların aynısı üniversitelere atanıyor’
 
“Bölgede atanan kayyımların aynısının bugün üniversitelere atanıyor” diyen Fatma, şöyle devam etti: “Boğaziçi Üniversitesi ile beraber beş üniversiteye rektör atandı ancak çok ses duyulmadı. Bir şekilde demokratik üniversite, fikir özgürlüğü ve özerk özgür üniversitenin nasıl olması konusunda birlik olmak ve buna aykırı bir durumda ses çıkarmamız lazım. Şunu görmek çok önemli: Daha dün Selçuk Mızraklı’ya yapılan bugün bize yapılıyor. Belli bir şekilde hepimiz sahip çıkmalıydık. Sahip çıkılır gibi oldu ama olmadı. Kürt meselesi esasında Türk meselesi diyoruz ya mevzu oraya geliyor. Hepimiz en küçük baskıya bile beraberce dayanırsak başarabiliriz.”
 
‘Rektörün okula polis çağırmaması kırmızı çizgiydi’
 
Atanmış rektörlerin üniversiteye polis çağırdığını ve demokratik hakları bertaraf ettiğini dile getiren Fatma, “Polis rektör çağırmadan üniversiteye giremez. Atanmış rektörler gelen emirlere ve anlayışa bağlı olduğu için baskı mekanizmaları üniversitelerde işleyebiliyor. Daha önce bizim seçtiğimiz rektörler okula polis çağıramıyordu. Bu bir kırmızı çizgiydi. Biz bunu demokratik eğitim iklimi içerisinde ‘tabi protesto olacak’ anlayışı ile değerlendiriyorduk ancak atanmışların olduğu iklimde bu mümkün olmaz. Örneğin 2016 yılında Ankara Üniversitesi’nde çok sayıda kişi rektörün ihbarı sonucu ihraç edildi. En çok BAK imzacısının olduğu Boğaziçi Üniversitesi’nde hiç kimse atılmadı çünkü rektör öğretim üyelerini YÖK’e bildirmiyordu” diye belirtti.
 
‘Kapıya kelepçe takılması tarihe geçecek’
 
Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerin atanmış rektörü protesto ettiği eyleme yönelik polis saldırısını da değerlendiren Fatma,  şöyle konuştu: “Üniversitenin kapısının kelepçelenmesi çok çarpıcı ve beni çok etkileyen bir manzaraydı. 2016 yılında Ankara Üniversitesi Cebesi kampüsünde öğretim üyelerinin cübbelerinin postalla ezilmesi ve bu fotoğraf süreci çok iyi özetliyor. Kapıya kelepçe takılması dünya üniversite tarihine geçecek bir semboldür. Bunca yaşanmışlıktan sonra bu neyin işaretidir diye düşünüyorum. Üniversite özgürlüğü bakımından çok endişeliyim. Beni çok heyecanlandıran bunca seneden sonra Türkiye’de baskı ortamı ve ‘tek adam rejimi’ ile birlikte yaşanan hukuksuzluklar, bölgede yapılanlar, faşist uygulamalardan sonra bu mücadele umut veriyor. Artık biz üniversitelerde yapılanlara evet demeyeceğiz. Artık yeter. Öğrencilerin evlerinin kapıları kırılarak basılması endişelendiriyor.”